Cumhurbaşkanlığı Seçimleri

Kıbrıs’ın kuzeyinde yıllardır süren “demokratik” görünümlü ancak fiiliyatta ağır müdahalelerle şekillenen siyasal düzenin yeni bir testi olacak. Bu seçim, sandığa atılacak zarflardan çok, sandığın etrafında dolaşacak gölgelerin hikâyesi olabilir.
Geçmişe bakarsak, Türkiye’nin seçimlerdeki etkisi bir şehir efsanesi değil, belgelenmiş, tanıkları olan bir gerçek. 2020’de Mustafa Akıncı’ya karşı yürütülen açık ve örtülü operasyonları hâlâ hafızamızda.
O dönem, Akıncı’nın “adres şaşırmayan” tavrı, yani Ankara’yı doğrudan muhatap alan, işgal ve dayatma kavramlarını sakınmadan kullanan söylemi, Türkiye için kırmızı çizgiyi aşmak anlamına gelmişti. Dolayısıyla, müdahale o gün yaşanmıştı.
Peki bugün durum ne?
Erhürman, Akıncı gibi mi? Hayır. Erhürman daha temkinli, daha hukuki dille konuşan, çatışmayı değil diplomatik satranç hamlelerini tercih eden bir siyasetçi. Bu da Ankara açısından “tehlike” seviyesini bir nebze düşürüyor.
Ancak “tehlikeli değil” demek, Ankara’nın rahatça kenara çekileceği anlamına gelmez. Çünkü Türkiye’nin buradaki temel önceliği sadece bir adayın söylemleri değil, KKTC’nin tüm siyasi çizgisinin kontrol altında tutulmasıdır.
Asıl soru şu: Erhürman, kampanya döneminde gerçekten Kıbrıs Türk halkının kendi iradesini savunan, Ankara’nın dayatmalarına “hayır” diyebilen, işgali dile getiren bir çizgiye geçer mi?
Yoksa seçim sürecinde, “önce kazanalım, gerisi sonra” mantığıyla, meydanlarda sert sözleri yutkunarak mı geçirecek?
Eğer ikinci yolu seçerse, beş yıl daha kaybolur, beş yıl daha “statüko” dediğimiz fiili işgalin devamına zemin hazırlanır.
Bu toplumun onuru, varlığı ve geleceği, cumhurbaşkanlığı makamının Ankara’nın protokol salonunda fotoğraf çektiren bir figüran değil, masada eşit haklarla konuşan bir lider olmasını gerektirir.
“İşgal” kelimesini ağza almak cesaret değil, gerçeğin ta kendisidir. Ve bu gerçeği dillendirmeyen her aday, ister istemez mevcut düzenin devamına hizmet eder.
Erhürman, bu seçimde halkına şunu söyleyebilmeli:
— Bu ülkenin iradesi Ankara’nın onayıyla değil, Lefkoşa’nın kararıyla belirlenir.
— Türkiye’nin dayattığı ekonomik, siyasi ve nüfus politikaları durdurulmalıdır.
— Kıbrıs Türk halkı kendi kültürünü, toprağını ve kimliğini korumak için kendi kendini yönetmelidir.
Eğer bu netlik olmazsa, Ankara’nın bu seçimde “eli kolu oynar mı” sorusu bile gereksizleşir.
Çünkü bazen müdahale, sadece açık baskıyla değil, sessizlik ve boyun eğişle de mümkün olur.
Ve bu sessizlik, sandıktan çıkacak ismin karakterini, halkın geleceğinden daha fazla belirler.
Kısacası, mesele sadece Erhürman’ın kazanıp kazanmaması değil, Erhürman’ın kazanırsa nasıl bir cumhurbaşkanı olacağıdır.
Cesur, halkının hakkını savunan, Ankara’ya kafa tutabilen bir lider mi? Yoksa “şimdilik susalım” diyerek beş yıl daha statükoyu besleyen bir figür mü?
İşte bu seçim, bu sorunun cevabını verecek. Ve bu cevap, oy pusulasındaki isimden çok, o ismin ses tonunda ve sözlerinde saklı olacak.




















