Atatürk, Kemalizm, Demokrasi…

Pazartesi günü Mustafa Kemal Atatürk’ün 87. Ölüm yıldönümüydü. İki hafta önce de Cumhuriyet’in 102.
Yıldönümü geride kaldı. Bir yüzyıl sonra halimiz ortada: baskı ve fakirlik. “Muasır medeniyetin” çok gerilerindeyiz.
Muasır Medeniyet
Atatürk’ün hedefi “muasır medeniyet” ti.
Bunu “refah ve özgürlük” olarak somutlaştırabiliriz.
Biz kişi başına gelirde dünyada 61. sırada, demokrasi kriterinde ise 102. sıradayız.
Askeri vesayetten sivil vesayete, “kışla parfümlü” vesayetten “cami parfümlü” vesayete savrulduk…
Cumhuriyet’i demokratikleştirmeyen siyasiler ise AB standartlarında demokratik bir rejim peşinde koşanları hep birlikte suçlayıp hedef gösterdi.
Atatürk başka, Kemalizm başka, Demokrasi bambaşka
Basın Tarihi için eski 10 Kasım’ları gözden geçirirken 28 yıl önce Sabah Gazetesi’nde yazdığım “Atatürk başka, Kemalizm başka, Demokrasi bambaşka” başlıklı bir yazıya rastladım.
O yazıyı 10 yıl sonra bir kez de Star Gazetesi’nde baş yazı olarak yayınlamışım:
“Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden bu yana 59 yıl gibi… Çok uzun bir süre geçtiği halde Türkiye, Atatürk’ün ‘tarihsel kimliği’…
Tek parti döneminin egemen ideolojisi olan ve en çok ordu yönetimi tarafından benimsenen ‘Kemalizm’…
Ve çoğulculuğu temel alan ‘demokrasi’ arasındaki farkları kalın kalın çizgilerle birbirinden ayırmış görünmüyor.
Tabii bu farklı kavramların birbirinden ayrılmamasından medet umanlar da var.
Ancak, ‘demokrasi’ ile Kemalizm’i aynı şeylermiş gibi göstermek bizi düzlüğe çıkarmaz, daha derin bir bunalıma iter.
Kriterlerini, Türkiye’nin de imzaladığı Paris Şartı’nda bulan demokrasiyi devletin içine sindirmesi; içinde ‘demokrasinin’ yer almadığı Kemalizm’in ‘Altı Ok’unu, bunu sahiplenen partiye devretmesi…
Ve Mustafa Kemal Atatürk’ün kişiliğinin politik tartışmalardan arındırılarak, bu toprakların yetiştirdiği tarihsel liderlerden biri olarak tabulaştırılmadan benimsenmesi…
Bizi 1930 şartlarından çıkararak, 1997 yılının gerçeklerine götürür. Bu ise ülkenin bedenine dar gelen bir elbisenin genişlemesini, rahatlayıp özgürleşmesini sağlar.
Bugünün sorunlarını da çözemiyoruz…
Geçmişi rahatça ve özgürce tartışamadığımız için, bugünün sorunlarını da çözemiyoruz.
Geçmişi, olumlulukları ve olumsuzlukları bir arada görüp değerlendirmeden, aklın ölçüsüne vurmadan sadece tapınma vesilesi yapmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin eski hastalıklarının tedavisini zorlaştırdığı gibi bunları sürekli de canlı tutuyor.
Halbuki, toplumun özgürce tartışabildiği bir ülkede, toplum, geçmişinin avantajlarını sahiplenirken, eksiklerinin de önünde engel olarak durmasını önler. Zaafa düşmez.
Biz, tek parti döneminin ideolojisini ve şartlarını sürekli sahiplenerek nasıl demokrasiye varabiliriz?
Çağdaş demokrasilerde ‘serbest seçimle işbaşına gelen ve giden partiler’ vardır… Askeri darbeler yoktur.
Çağdaş demokrasilerde ‘politik rekabet’ vardır… Herkesin resmen Atatürkçü olduğu, liberalizmden Marksizm’e her türlü siyasal düşüncenin siyasal partiler kanunu ile yasaklandığı bir tekelcilik yoktur.
Çağdaş demokrasilerde ‘ifade ve basın özgürlüğü’ vardır… Resmi söylem dışında konuşan herkesin başının belaya girmesi, tehdit edilmesi, yargılanması, hapisleri boylaması, kitapların toplatılması, bilim ve düşün adamlarının süründürülmesi gibi durumlar yoktur.
Çağdaş demokrasilerde ‘hukukun üstünlüğü’ vardır… Cinayet sanığı, soygun sanığı, rüşvet sanığı olanların ‘bürokratik kimliklerine’ göre yargı önüne çıkıp, çıkmamaları gibi bir ayrım yoktur.
Darbelerin sıradanlaştığı, ifade ve fikir özgürlüğünün hiçbir zaman hayata geçmediği, hukukun üstünlüğünün devletin görevlerini kapsamadığı bir ülkeye ‘demokratik’ diyemeyiz.
Hele Siyasal Partiler Yasası ile Seçim Kanunu da askeri darbe ürünüyse, seçilmiş gibi duran parlamento aslında parti liderleri tarafından atanıyorsa, ‘halk oyunun’ da mevcut durumu onaylamanın dışında bir işe yaramadığı aşikardır.
Biliyoruz ki 1930’lar Türkiye’sinde ‘egemen olanlar’ bugün de egemenliklerini sürdürmek için Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihsel kimliği, tek parti dönemi ideolojisi Kemalizm ve halkın kendini rahatça ifade etmesini olanaklı kılacak olan ‘demokrasi’ arasındaki farkların altını çizmeyecektir.
Ama bu bize yarar sağlamıyor.
Atatürk’ün 59. ölüm yıldönümünde hala ‘zenginlik’ ve ‘özgürlük’ üretemiyorsak, bu, demokrasiyi inkâr edip yerine Kemalizm’i koymamızdan ve bu çarpıklığı Atatürk’ün görüntüsünün arkasına saklamaya çalışmamızdandır.
Devleti ve yönetenleri kutlayıp, halkı ve yönetilenleri yadsımanın bedelidir bu… Ve bir halk tarafından ağır bir şekilde ödenmektedir.
28 yıllık bir yazı
Ne dersiniz? Eskimiş mi?



















