
İnsan hayatının akışıyla romanların, filmlerin ve dizilerin akışı, sanki görünmez bir gökyüzü ırmağında birbirine karışmış gibiydi.
Bir zamanlar bütünlük içinde uzayıp giden ömürler, bugün tıpkı çağın romanları ve sineması gibi, ince kırıklar hâlinde saçımıza düşüyordu.
Her birimiz, kendi ömrümüzün tam ortasında duran küçük bir kesitiz sanki;
bütünden kopmuş, yalnızca kendi yankısını taşıyan bir fragman.
Bu fragmanlar, insanın bağlandığı cemaatlere, inandığı fikirlere, tutunduğu inceliklere ve kırıldığı yerlere işaret ediyordu.
Günümüz insanı, tıpkı çağın sanatı gibi, kendi bütünlüğünden vazgeçip parçalanmış bir zamanın ritmine uyardı.
Zira bu çağda duygu da, kimlik de, düşünce de, güzellik de sabit durmuyor;
su gibi akıyor, rüzgâr gibi yer değiştiriyordu.
Artık kimse baştan sona çizilmiş büyük bir anlatıya inanmıyordu;
insan kendini, o anlatının içindeki küçük bir görüntüde,
tek bir anda, tek bir cümlede, tek bir sızıda bulmaya çalışıyordu.
Gündelik yaşam da aynı parçalı lisanla konuşuyor;
bize bir bütünlük değil, ince bir tutarsızlık sunuyordu,
ironi ile içtenliğin aynı bedende yaşadığı bir ara hâliydi.
İnsanın tarafı da bu yüzden değişmişti:
Artık ağır ideolojilere değil, olaylara verilen ani tepki kıvrımlarına,
kültürel yankı odalarına, görünmez bağlılık ağlarına bağlanıyorduk.
Çağın kampları ulusların sınırlarından değil;
sayısal düzenin görünmez koridorlarından geçiyordu.
Bir kişi aynı anda doğa savunucusu, sermaye karşıtı,
cinsel kimlik özgürlüğünün yanında, sayısal özgürlüğün de takipçisi olabiliyordu.
Ama bu parçaların hiçbiri, bir bütünlük sağlamadığı için
biz de kendimizi çoğu kez “hikâyesiz” hissediyorduk.
Bugün insanlığın çoğu, belirli bir büyük görüşün değil;
kendi sesini duyduğu küçük bir yankı odasının insanıydı.
Bu odalar, toplumsal ağların, kültürel algoritmaların,
duygusal bağların sessiz örgüsüyle örülüydü.
Eski ayrımlar sağ ve sol, doğu ve batı artık geçmez para gibiydi;
yerlerini kristalleşmiş duyarlılık kümelerine bırakmıştı:
Adalet mi?
Kimlik mi?
Özgürlük mü?
Güvenlik mi?
Bir insan doğayı savunurken sınırların kapatılmasını da isteyebiliyordu;
bir diğeri kimlik özgürlüğünü savunup sömürgeciliğe dair tek kelime etmeyebiliyordu.
Bu karmaşa, çağımızın zihnini tanımlıyordu:
Hem inanan hem şüphe eden, hem kırılan
hem umutlanan,
hem bağlanan hem kopan bir ruh hâli.
Eskiden romanlar da filmler de gündelik yaşamdan beslenirdi.
Şimdi ise ironinin içinden süzülen içtenlik, gerçeğin içinde dolaşan kurgu, kopukluk içinde kurulan bağlar belirliyordu insanın düşüncesini.
19. yüzyılın insanı, hayatını bir romanın içinde yaşar gibiydi:
iç seslerle, bilinç akışlarıyla, ruhun karanlık odalarıyla…
Roman insanın en derin aynasıydı.
Bugünün insanı ise artık bütünlüğü değil, zaman, mekân ve düşünce kırıkları taşıyordu.
Artık roman bir hikâye anlatmaktan çok, insanın iç dünyasına açılmış bir atlas çıkarıyordu.
20. yüzyılın ortasında sinema, romanın görselleşmiş hâli olmuştu.
Hikâye içeriden dışarıya taşınmış; büyük düşünceler perde üzerinde parıldamıştı.
Bugünün sineması ise hikâyeyi değil, hikâyenin bıraktığı titreşimi anlatıyordu:
bir şiir gibi, bir görüntü akışı gibiydi…
Bilinç akışı görüntünün akışına dönüşmüş; duyular ağırlaşmış, anlam incelmişti.
Artık sinema, anlatmak yerine hissettiren bir dil konuşuyordu; bir düşüncenin sureti değil, buharı gibiydi.
Dizilerse çağımızın ritmine en yakın anlatı olmuştu:
parçalı, melez, ironik, tuhaf, duygulu, siyasal ve uzun soluklu.
Karakterler acele etmeden kuruluyor;
dünya yavaşça açılıyor;
insan hayatı bir süreç, bir düzen, bir deneyim olarak görünüyordu.
İnsan artık yaşadığı çağı sokaktan değil, sayısal evrenden, taklitlerden, akışlardan öğreniyordu.
Gündelik yaşam fiziksel olmaktan çok, akış hâlinde bir yapıya bürünmüştü.
20. yüzyıl sonu, büyük anlatıların çözüldüğünü fısıldamıştı.
Kutsal idealler, ortak kaderler, yekpare hedefler kaybolmuştu.
Bugünün insanı ne tam inanır, ne tam şüphe eder;
ikisi arasında salınan ince bir bilinç taşıyordu.
Artık büyük tarih değil, o tarihin içinde sıkışmış küçük kırılmalar ilgimizi çekiyordu.
“Savaş” gibi büyük bir olay değil;
o savaşın gölgesinde titreyen tek bir askerin kalp çarpışı önemliydi.
Tarih, kişisel bilincin karanlık odalarında yankılanıyordu.
Artık büyük bir hikâye değil;
hikâyeden geriye kalan sızı, gölge, titreşimdi.
Kurgu da değişmişti:
Gerçeklikten kaçış değil, gerçekliği yeniden kurma biçimiydi.
“Gerçek değil belki, ama gerçek olabileceğine inanıyorduk.
İçimizde yaşadığı için gerçek.”
Kurgu artık “ne oldu?” diye sormuyor;
“ne olabilir?” diye düşünüyordu.
Kişisel tarihin içinde ortak tarihin, ortak tarihin içinde kişisel çöküşün yankısı vardı.
Hayatımız bir olayın kendisini değil, o olayın içimizde bıraktığı gölgeyi taşıyordu.
Olaylar bize bir simge, bir hava, bir duygu harabesi gibi görünüyordu.
Bir dönemi, bir kişiyi, bir anı hem dışarıdan hem içeriden katman katman çözen bir duygu dokusuna sahiptik artık.
Tarih artık bir hikâye değil; hikâyenin yankısıydı.
Kurgu artık olayın kendisi değil; olayın duyulmuş hâliydi.
Ve bütün bu parçalanmışlık içinde çağın sorusu şuydu:
“Büyük anlatıların sustuğu bir dünyada, insan kendi küçük tarihinden
nasıl evrensel bir yankı yaratabilir?”




















