InstagramKöşe Yazarlarımız

Umudumuz Tufan! | Our Hope is Tufan!







Lozan Antlaşması ile Kıbrıs’ı, İngiltere’ye devreden Türkiye, İngilizlerin teşviki ile 1950’li yıllarda, tekrardan konuya taraf oldu.

Ya taksim ya ölüm” sloganlarıyla gerek Kıbrıs’ta gerekse Türkiye’deki mitinglerde ve 6/7 Eylül 1958’de İstanbul’da yaşayan Rumlara yönelik şiddet olaylarının arkasında da İngiltere’nin üyesi olduğu NATO’ya bağlı Özel Harp Dairesi’nin yattığını görürüz.

Kıbrıs’ın NATO etki alanı içinde kalmasını temel alan, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantör olduğu ve İngilizlerin uluslararası hukuka aykırı bir şekilde egemen üs elde ettiği Kıbrıs Cumhuriyeti antlaşmalarında da İngiltere en önemli rolleri oynadı.

İngiltere, Kıbrıs konusunda Türkiye ile çok sıkı bir iş birliği yapmaya devam etmektedir.

1974’te, Türkiye’nin garantörlük sorumluluğu çerçevesinde, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünü ve anayasal nizamını korumak iddiası ile düzenlediği askeri harekatta da İngiltere ile sıkı bir iş birliği yapıldı.

Türkiye 1974 yılından bu yana Kıbrıs’ta İngiliz çıkarlarını koruduğu için, adada kalmasına izin verilmektedir. İki toplum birbiri ile milliyetçilik ve toprak üzerinden kavga ederken, bir kısım solcu dışında hiç kimse çıkıp İngiliz üslerinin varlığını sorgulama gereği bile duymamaktadır.

Yıllardan beri Türkiye hükümetleri, Kıbrıs konusunda İngiltere ile yakın mesai yapmaya devam etmektedirler.

ABD eski Dışişleri Bakanı Richard Hobrook’un talimatı ile İngiliz Lord David Hannay ve İngiliz eski Dışişleri Bakanı Jack Straw’un hazırladığı Annan Planı sürecinde, Türkiye yetkililerinin izlediği siyaset bu iş birliğinin en güzel örneğidir.

Annan Planı’nın kabul edilmesi ile birlikte Kıbrıs karasularında bulunan doğal gaz ve petrol yataklarının, İngilizlerin egemenliğine geçeceğini ve bunun pazarlıkların bir parçası olduğunu 2014 yılında İngiliz Parlamentosu’nda yaptığımız bir görüşmede Jack Straw bize açık açık söylemişti.

İran Savaşı ile birlikte Pandora’nın kutusu açıldı. İngiliz üslerinin geçmişte olduğu gibi Orta Doğu’ya yönelik saldırılarda kullanılması gündeme geldiği zaman, üslerin varlığı sorgulanmaya başlandı.

Burada 2017 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti, ABD, İsrail, Fransa, Mısır, Yunanistan arasında bir antlaşma yapıldığını ve buna İngiltere’nin imza koymadığını hatırlatmakta yarar görmekteyim. Bu antlaşmaya İngilizler neden imza koymadılar?

İngilizlerle iş birliğiyle sahneye koyulan Annan Planı, yıllarca kurbanlık koyun muamelesi yapılarak “mandıra düzeninde” yaşatılan Kıbrıslı Türkler için bir kurtuluş yoluydu.

Kıbrıslıların kendi sorunlarını kendilerinin çözmesi gerekirken, yabancılardan çare bekleyen hale gelmesi, aslında toplumların tepesinde oturan kişilerin yabancı çıkarlara hizmet için orada oturtulmasının sonucudur.

Türkiye’nin boyunduruğundan kurtulup, birleşmiş ülkemizde, insanca yaşamak adına planın hayata geçirilmesi mücadelesi veren bizlerle birlikte, elinde evrak dolu çantası ile kanal kanal gezip planı savunma çabasına katkı koyan Ankara’da eğitim almış, genç akademisyen Tufan Erhürman şu anda toplum liderliğine oturtulmuş durumdadır.

Oturtulmuştur diyorum çünkü “topluma ölümü gösterip sıtmaya razı eden” bir siyaset bu sonucu doğurmuştur.

2018 yılında, bazı sendikacı arkadaşlarla yoğun bir çalışma yaparak, dört partili bir koalisyon hükümeti kurulmasında önemli bir rol üstlendik.

Bu oluşuma yaptığımız destekle, başbakan olan Tufan Erhürman, koalisyon ortağı Kudret Özersay’ın hükümetin bozulması yönünde Ankara’dan gelen talimatla, Serdar Denktaş’a yönelik “usulsüz kiralama” konusunu bahane etmesine ve hükümetin dağılmasına hiç direnç göstermedi.

Ne ilginçtir ki, hükümetin dağılmasından sonraki süreçte de Mustafa Akıncı’nın seçimi kaybetmesine zemin yaratacağını bildiği halde, cumhurbaşkanlığı seçiminde aday oldu.

Kıbrıs sorununa çözüm bulma görüşmelerinde tüm konularda ilerleme kaydedilen bir dönemde, Crans Montana’da kalındığı yerden devam edilip sonuç alınabilecekken, İngiliz mahkemesince hakkında tutuklama emri bulunan ve uzun yıllar boyunca İngiltere’ye gitmeyen Ersin Tatar hakkındaki tutuklama emri aniden kalkarak adaylığının önü açıldı.

Aynı seçimde Tufan’ın aday olmasının yarattığı fırsatla, ikinci turda, Türkiye yetkililerinin açık desteği ile Ersin Tatar toplum liderliğine atandı.

Beş yıl boyunca, İngilizlerle iş birliği halinde tüm görüşme süreçlerinden kaçan ve çocuksu davranışları ile toplum desteğini yitiren Ersin Tatar’ın karşısına bu görev için yıllardan beri hazırlanan Tufan Erhürman “ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek” anlayışıyla sağcısının, solcusunun, dincisinin, dinsizinin desteğini alarak, toplum liderliği koltuğuna oturtuldu.

Tufan Erhürman göreve geldiği günden itibaren Ankara’dan kendine verilen şu talimatlarla hareket etmektedir;

1- İki devletli çözüm kırmızı çizgimizdir.

2- Federasyon konusunu hiçbir zaman açık açık dile getirme ve sadece çözüm istediğini söyle.

3- Görüşme masasından asla kaçma.

4- Geçmişte sunulan planları reddettiği için her açıklamada Kıbrıs Rum tarafını suçla.

Bu çerçevenin içinde kalmak çözümsüzlüğün devamı demek olup, Ersin Tatar’ın bıraktığı yerden devam etmek demektir.

Çözümsüzlük, İngiliz üslerinin varlığının devamına ve adanın kuzeyinin Türkiye’nin egemenlik alanında kalmasına hizmet etmektir.

***
Our Hope is Tufan!

With the Treaty of Lausanne, Turkey ceded Cyprus to Britain. Encouraged by the British, Turkey became a party to the issue again in the 1950s. Behind the slogan “Either partition or death,” voiced both in Cyprus and at rallies in Turkey, as well as the violence against Greeks living in Istanbul on September 6–7, 1958, we see the involvement of the Special Warfare Department affiliated with NATO, of which Britain is a member.

Britain also played a key role in the agreements establishing the Republic of Cyprus based on keeping Cyprus within NATO’s sphere of influence, with Turkey, Greece, and Britain as guarantors, and granting Britain sovereign bases in violation of international law. Britain continues to cooperate very closely with Turkey on the Cyprus issue.

In 1974, during Turkey’s military intervention carried out under its guarantor responsibilities, claiming to protect the territorial integrity and constitutional order of the Republic of Cyprus there was also close cooperation with Britain.

Since Turkey has protected British interests in Cyprus since 1974, it has been allowed to remain on the island. While the two communities fight each other over nationalism and territory, almost no one except for a segment of the left feels the need to question the existence of British bases.

For years, Turkish governments have continued to work closely with Britain on Cyprus. The policy followed by Turkish officials during the Annan Plan process prepared by British Lord David Hannay and former British Foreign Secretary Jack Straw under the instruction of former U.S. Secretary of State Richard Holbrooke is one of the clearest examples of this cooperation.

In a meeting we held in the British Parliament in 2014, Jack Straw openly told us that, if the Annan Plan had been accepted, the natural gas and oil reserves in Cyprus’s territorial waters would have come under British sovereignty, and that this was part of the negotiations.

With the Iran War, Pandora’s box was opened. When the use of British bases for attacks in the Middle East just as in the past came onto the agenda, their existence began to be questioned.

It is also worth recalling that in 2017, an agreement was signed between the Republic of Cyprus, the United States, Israel, France, Egypt, and Greece, but not by Britain. Why did the British not sign this agreement?

The Annan Plan, staged in cooperation with the British, was a path to salvation for Turkish Cypriots who had long been treated like sacrificial sheep and made to live in a “herd system.” While Cypriots should solve their own problems, their reliance on foreign solutions is actually the result of leaders placed above them to serve foreign interests.

Alongside us, who struggled to implement the plan in order to live humanely in a united country free from Turkey’s dominance, a young academic educated in Ankara, Tufan Erhürman, contributed by traveling from channel to channel with a briefcase full of documents defending the plan.

He is now placed in the position of community leader. I say “placed” because a political approach that “shows death and makes people accept malaria” has produced this outcome.

In 2018, through intensive work with some trade unionist friends, we played a significant role in forming a four-party coalition government. With our support, Tufan Erhürman became prime minister, yet he showed no resistance when coalition partner Kudret Özersay used the “irregular leasing” issue concerning Serdar Denktaş following instructions from Ankara as a pretext to bring down the government.

Interestingly, despite knowing it would pave the way for Mustafa Akıncı to lose, he also ran in the presidential election afterward.

At a time when significant progress had been made in negotiations to resolve the Cyprus issue, and when talks could have resumed from where they left off in Crans-Montana, an arrest warrant against Ersin Tatar issued by a British court and which had kept him from visiting the UK for years—was suddenly lifted, clearing the way for his candidacy.

With the opportunity created by Tufan’s candidacy, and with the open support of Turkish officials, Ersin Tatar was appointed as community leader in the second round.

After five years of avoiding all negotiation processes in cooperation with the British and losing public support due to his immature behavior, Ersin Tatar was replaced by Tufan Erhürman who had been prepared for this role for years again through the logic of “showing death and making people accept malaria,” gaining support from rightists, leftists, religious and secular alike.

Since taking office, Tufan Erhürman has been acting according to the following instructions given to him from Ankara:

1. A two-state solution is our red line.

2. Never openly advocate federation; simply say you want a solution.

3. Never leave the negotiation table.

4. In every statement, blame the Greek Cypriot side for rejecting past plans.

Remaining within this framework means the continuation of non-resolution and continuing from where Ersin Tatar left off. Non-resolution serves the existence of British bases and keeps the northern part of the island within Turkey’s sphere of influence.















Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu