InstagramKöşe Yazarlarımız

İnsan Olmak | Being Human







Kıbrıs özelinde, hayatımızın birçok aşamasında siyasi görüşlerimize ve yaşama bakış açımıza katılmayan, kandan ve gözyaşından beslenen, kara cahillerin saldırılarına uğramaktayız.

Bölünmüş adamızın iki yanında, kendi şahsi çıkarları için faşizmi özümsemiş, milliyeti ve ırkı ile övünmeyi alışkanlık haline getirmiş bu çevreler, kendi gibi düşünmeyenleri “Rumcu, Türkçe konuşan Rum, gavur, hain, Türk tohumu ve Rumca konuşan Türk olarak suçlamaktadırlar.

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye’deki haber kanalının birindeki çarpıcı bir haber, beni düşünmeye sevk etti.

Haberde, ABD orjinli genetik şirketlerin dünyada yaygın olarak, para karşılığı yaptıkları genetik testlerin yanlış sonuçlar verdiği, insanların dolandırıldığı, bu testlerin yaptırılmaması gerektiği ile ilgili Türkiye’nin anlı şanlı akademisyenleri uyarılarda bulunuyorlardı.

Türkiye’de ırkçılık ve milliyetçilikten beslenen bir yönetimin, bireylerin milliyeti ve ırkını bilimsel olarak açıklayan genetik testlere savaş açmasının, kendi varlık sebebi ile doğrudan ilişkili olması ile açıklayabilirsiniz. Bilimsel gerçekler, uyduruk tarih ve onun üstüne kurulu siyasetin en korkulu rüyasıdır.

İnsanlığın, Afrika kıtasından başlayan, tarih sahnesine çıkma sürecinde, içinde bulunduğumuz coğrafya birçok medeniyete ev sahipliği yaptığı gibi, diğer coğrafyalara ulaşmada da bir köprü görevi görmüştür.

Bu gerçekten hareketle, yapılan gen testlerinde kişilerin genlerinde sadece bir ırka veya milliyete ait genlerin çıkması mümkün değildir.

Anadolu coğrafyasında yaşayan herkesin orta Asya’dan göç eden Türkler olduğunu söylemek ve bunun üzerinden yürütülen ırkçı ve milliyetçi siyasetin yanlışlığı ortadadır.

Yapılan bilimsel testlerde Türkiye’de yaşayanların genlerinde Türk, Rum, Ermeni, Kürt, Arap, Fars, Yahudi, Rus, Gürcü ve Slav gibi gen özelliklerinin karma olarak bulunduğu gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Kıbrıs’ta bu genlere İtalyan, Fransız, İspanyol ve kuzey Afrika genlerini de ilave edebilirsiniz.

Kıbrıs’taki duruma bakacak olursa ki milliyetçilik ve ırkçılık üzerinden siyaset yapanların büyük bölümünün genleri incelendiğinde aslında o çok övündükleri milliyetleri ile bir bağları olmadığı görülecektir. Özellikle toplumlararası çatışmalarda milliyetçi söylemlerle ortaya çıkan bazı şahsiyetlerin ebeveynlerinden birinin Türk veya Rum olduğu gerçeği karşımıza çıkar.

“Türk’ten daha Türk veya Yunan’dan daha Yunan” görünmeye çalışmanın altında yatan temel sebep gerçek kimliğini gizleyerek, kendini ispat çabasıdır.

Paralimni ve Karava Rumlarının kökeni Arap akınları sırasında yerleşenlere dayandığı gerçeği görüldüğünde, onların neden çok Yunan milliyetçisi ve ırkçı oldukları daha iyi anlaşılır.

Rumca konuşup Türk ve Müslüman olduğunu övünerek söyleyen Luricina (Akıncılar), Galinoporni (Kaleburnu), Ayios Theodoros (Boğaziçi) ve benzeri Linobambakki köylerinden çok büyük Türk milliyetçileri çıkması rastlantı değildir.

Türkiye’de Karadeniz bölgesi de yaşayanların kökeninin Laz, Pontuslu Rum ve Gürcülere dayandığı gerçeği de onların Türk milliyetçiğine dayalı, ırkçı söylem ve eylem içine girmelerinin nedenini ortaya koyar.

EOKA örgütünü kuran faşist George Grivas’ın ve Başpiskopos Makarios’un babalarının Türk olduğu ile ilgili iddiaların da çok yazılıp söylenmesinin temelinde de bu kompleks yatmaktadır.

Irkçılık, milliyetçilik ve şovenist söylemin sonu yoktur. Kıbrıs’ta yüzyıllar boyu birlikte yaşayan iki toplum bu söylemler başladıktan sonra çatışmaya sürüklenmişlerdir.

Karşılıklı suçlamalar bugüne kadar gelmiş ve hala devam etmektedir. Yalnız bunları yapanlar, kendi genleri ile ilgili bilimsel test yapmaktan bile kaçmaktadırlar.

Burada sorulması gereken soru; kimin ne kadar Rum ve kimin ne kadar Türk olduğu mu acaba?

2021 yılında, SMA hastası Asya bebeğin tedavisi için Halil Karapaşaoğlu ve arkadaşları ihtiyaç olan 2.4 milyon doları toplamak yönünde bir kampanya başlatmışlardı.

Dönemin yöneticileri Ersin Tatar ve Ersan Saner kampanyaya devlet kasasından çok komik katkılar yaparak, Asya bebeği sözde tedavi için Türkiye’ye gönderdiler.

Türkiye’deki süreç tamamen zaman kaybından öte bir anlam taşımadığı için aile çıkış yolu aramaya devam etti.

Olay bilgime geldiği anda Kıbrıs Cumhuriyeti makamlarının Kıbrıslı Rum bir SMA hastası çocuğa yaptığı katkıyı öne sürerek, dönemin KC Başkanı Anastasiadis’e çok ağır ifadeler kullanılan bir mektup yazdım ve kendilerinin vatandaşları arasında ayrım yaptığı ile ilgili suçlamalarda bulundum.

Mektubuma anında yanıt verildi ve dönemin Dışişleri Bakanı Nicos Christodoulides olayı bakanlar kuruluna götürerek tedavi masraflarının Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından üstlenildiğini duyurdu.

Kuzeydekilerin olayı siyasete bulaştırması sonucu Türkiye’de kaybedilen zaman nedeni ile tedavinin geç yapılması maalesef Asya bebeğin kaybedilmesine neden oldu.

Çok sevdiğim bir öğretmen arkadaşımın kanser hastası olan kız kardeşine Lefkoşa devlet hastanesinde verilen kan yüzünden hepatit C bulaştırılarak, ölümle karşı karşıya bırakıldı.

Bu hastalığın tedavisinde bir aylık kullanım için 28 bin Euro değerindeki “Sovaldi” isimli ilacın kullanılması gerekiyordu. Arkadaşımla birlikte dönemin CTP’li Sağlık Bakanı Ahmet Gulle’yi ziyaret ederek destek istedik.

Günler sonra olumsuz yanıt alınca, güneyde ilaç şirketi olan arkadaşım Nicos Karullas’a ulaştık.

Nicos bize ilacı bulup, çok uygun fiyata ithal etti ve hiçbir masraf almadı. Arkadaşım da dededen kalma Kaymaklıdaki evi satarak geri kalan masrafları karşıladı ve kız kardeşi kurtuldu.

Bir öğretmen arkadaşımın tüp bebek uygulaması sonucu ikiz bebekleri beş aylıkken doğdu. Kuzeyde olmadığı için, bebekler acilen güneyde devlete ait özel bir bebek gelişim merkezinde gelişmeleri için tedavi ve gözlem altına aldılar.

2013 yılında, yasaların değişmesi sonucu Kıbrıslı Türklerin güneydeki hastanelerden parasız yararlanmaları mümkün olmadığından, günlük 1500 Euro masrafı öğretmen maaşı ile karşılayamayacakları gerçeği aileyi perişan etti.

Kuzeydeki makamlar bu konuda katkı yapmak şöyle dursun, aileye cephe aldılar. Olaya müdahale edip, Kıbrıs Cumhuriyeti Sağlık Bakanı ile yaptığımız yazışmalar sonucu, tüm masraflar Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından karşılandı.

Bu konuda yaşadığım, onlarca örnek verebilirim. Önemli olan Türk veya Rum olmak veya bunlarla övünmek değildir. Önemli olan insan olabilmek ve ayrım yapmadan insanca yaşayabilmektir.

***

Being Human

In the specific context of Cyprus, at many stages of our lives we are subjected to attacks by ignorant extremists who feed on bloodshed and tears, simply because they do not agree with our political views or our outlook on life. On both sides of our divided island, these circles who have embraced fascism for their own personal interests and made a habit of glorifying nationality and race accuse those who think differently of being “pro-Greek,” “Greek Cypriots who speak Turkish,” “infidels,” “traitors,” “Turkish seeds,” or “Turks who speak Greek.”

A striking news report on one of Turkey’s television channels in recent days made me reflect deeply. The report claimed that genetic tests commonly conducted worldwide by U.S.-based genetic companies in exchange for money produce inaccurate results, deceive people, and therefore should not be taken. Turkey’s celebrated academics were warning the public against these tests. You can explain the hostility of a government nourished by racism and nationalism toward genetic testing—which scientifically reveals individuals’ ethnic and national origins as being directly related to its very reason for existence. Scientific truths are the greatest nightmare of fabricated history and the politics built upon it.

During humanity’s emergence onto the stage of history from the African continent, the geography we inhabit not only hosted numerous civilizations but also served as a bridge to other regions. Based on this reality, it is impossible for genetic tests to reveal genes belonging to only one race or nationality in any individual. It is obvious how false it is to claim that everyone living in Anatolia descends solely from Turks who migrated from Central Asia, and equally obvious how misguided the racist and nationalist politics built upon this claim are. Scientific studies reveal that the genetic makeup of people living in Turkey is actually a mixture of Turkish, Greek, Armenian, Kurdish, Arab, Persian, Jewish, Russian, Georgian, and Slavic genes. In Cyprus, one could also add Italian, French, Spanish, and North African genes to this mixture.

If we look at the situation in Cyprus, we would likely discover that many of those who practice politics through nationalism and racism actually have no real connection to the national identities they boast about so proudly. Especially during periods of intercommunal conflict, we often encounter figures who adopted nationalist rhetoric despite having one Turkish or one Greek parent. The underlying reason for trying to appear “more Turkish than the Turks” or “more Greek than the Greeks” is an attempt to prove oneself by concealing one’s true identity.

When we consider the fact that the origins of the Greek Cypriots of Paralimni and Karavas trace back to settlers from the Arab raids, it becomes easier to understand why they became such fervent Greek nationalists and racists. Likewise, it is no coincidence that some of the strongest Turkish nationalists emerged from Linobambaki villages such as Lurucina (Akıncılar), Galinoporni (Kaleburnu), and Ayios Theodoros (Boğaziçi), where people proudly spoke Greek while identifying as Turks and Muslims. Similarly, the fact that many people living in Turkey’s Black Sea region descend from Laz, Pontic Greek, and Georgian origins also explains their tendency toward nationalist and racist rhetoric and behavior. The repeated claims that the fathers of fascist EOKA leader George Grivas and Archbishop Makarios were Turkish also stem from this same psychological complex.

There is no end to racism, nationalism, and chauvinistic discourse. The two communities that lived together in Cyprus for centuries were dragged into conflict after such rhetoric emerged. Mutual accusations have continued until today and still persist. Yet those who engage in such behavior even avoid having scientific tests conducted on their own genes. Perhaps the real question to ask is this: who is truly how Greek, and who is how Turkish?

In 2021, Halil Karapaşaoğlu and his friends launched a campaign to raise the required 2.4 million dollars for the treatment of baby Asya, who suffered from SMA. The leaders of the period, Ersin Tatar and Ersan Saner, made symbolic and almost laughable contributions from the state treasury and supposedly sent baby Asya to Turkey for treatment. Since the process in Turkey amounted to little more than a waste of time, the family continued searching for a solution. As soon as I became aware of the situation, I wrote a strongly worded letter to then-President of the Republic of Cyprus, Nicos Anastasiades, referring to the support given by the Republic to a Greek Cypriot child with SMA and accusing the authorities of discriminating among their own citizens. I received an immediate response, and then-Foreign Minister Nicos Christodoulides brought the matter before the Council of Ministers, announcing that the Republic of Cyprus would cover the treatment expenses. Unfortunately, because the issue had been politicized in the north and precious time had been lost in Turkey, the treatment came too late, and baby Asya passed away.

The sister of a teacher friend of mine, who had cancer, was infected with Hepatitis C through contaminated blood given at Nicosia State Hospital and was left facing death. The treatment required a medication called “Sovaldi,” costing 28,000 euros for just one month’s use. Together with my friend, we visited Ahmet Gülle, the CTP Minister of Health at the time, seeking support. Days later, after receiving a negative response, we contacted my friend Nicos Karullas, who owned a pharmaceutical company in the south. Nicos found the medication, imported it at a very affordable price, and charged nothing for his efforts. My friend sold his inherited family home in Kaymaklı to cover the remaining expenses, and his sister survived.

Another teacher friend of mine had twin babies born prematurely at five months through IVF treatment. Since adequate facilities did not exist in the north, the babies were urgently transferred to a state-run neonatal development center in the south for treatment and observation. In 2013, changes in the law meant that Turkish Cypriots could no longer receive free healthcare in hospitals in the south, and the daily cost of 1,500 euros was impossible to cover on a teacher’s salary. The family was devastated. Rather than offering support, the authorities in the north turned against them. After I intervened and corresponded with the Minister of Health of the Republic of Cyprus, all medical expenses were eventually covered by the Republic.

I could provide dozens more examples like these. What matters is not being Turkish or Greek, nor taking pride in such labels. What matters is being human and being able to live humanely without discrimination.















Başa dön tuşu