InstagramKöşe Yazarlarımız

Kültüre Saygı, Kendine Saygı






Geçtiğimiz günlerde, kendine ve görüşlerine çok değer verdiğim, Türkiyeli bir gazeteci arkadaşımla sohbet ederken, “Siz ülkenize sahip çıkmak istiyorsunuz, fakat kültürünüze sahip çıkmadan bunu başarmanız mümkün değil” demişti.

Bir ülkede toplumsal varlık, kültürün yaşatılması ile açıklanabilir.

Tanrıça Afrodit’in doğduğu “Akdeniz’in fahişesi Kıbrıs adası”, stratejik önemi nedeni ile birçok emperyal medeniyet tarafından işgal edilmiş ve her gelen kültüründen izler bırakmıştır.

Biz Kıbrıslılar, Mısır, Hitit, Asur, Pers, Roma, Arap, Kürd, Yunan, Fransız, İtalyan, Türk, İngiliz kültürlerinden etkilendiğimiz gibi, onların genlerini de taşımaktayız.

Günlük dilde kullandığımız birçok kelime onlardan bize kalan tarihi izlerdir.

Yemeklerimiz, yaşam biçimimiz, dilimiz onlardan bize kalan miras olup, toplumsal ayrıcalık ve zenginliğimizi göstermektedir.

Bilimsel olarak bakıldığında, hayvanlar arasında ırkların karıştırılmasının üstün özellikler verdiğini, insan ırklarının karıştığı ülkelerde ise zekâ düzeyi ortalamasının yüksek olduğu kanıtlanmıştır.

Angıllar, Saksonlar, Danlar, İberyalılar, Keltler’den oluşan İngiliz ulusunun, küçücük bir adadan çıkarak, dünyayı yönetir duruma gelmesinin nedeni olarak bu ırksal karışımın yarattığı zekâ üstünlüğü verilebilecek en güzel örnektir.

Biz ise bu avantajımızı olumsuz yönde kullanıp, birbirimizle didişerek, yabancıların ülkemize gelerek hakimiyet kurmalarına davetiye çıkardık.

Bir yandan, zeki insanlarımızı başka ülkelere “beyin göçü” ile kaptırırken, diğer yandan da “asimile olduk, yok oluyoruz” diye feryat ediyoruz.

Kültürü korumak, onu tanımakla başlar.

Son yüzyılda, Rumca ve Türkçe konuşan Kıbrıslılar olarak, daha çok Elen ve daha çok Türk olmak için yüzlerimizi anavatan diye belletilen Türkiye ve Yunanistan’a dönünce, başımıza gelmedik hal kalmadı.

Türkiyeli yetkililer TMT, Yunanlı yetkililer kilise ve EOKA üzerinden kontrolu ele geçirince, asimilasyon politikaları çok planlı şekilde uygulanmaya devam etmektedir.

Kıbrıslı Türklerin Rumca konuşması ve Rumca öğrenmesi yasaklandı.

Günlük yaşamda Rumca kelime kullananlar ihbar edilerek para cezası ödemeye mahkûm edildi.

Okullarda, Kıbrıs halk oyunları “Rum oyunu” diye öğretilmedi. Onların yerine, Silifke yöresi oyunları, Ege Zeybekleri, Bursa kılıç kalkan oyunları ve Doğu yöresinin “Lorke ve Kelek Van oyunları” öğretilir oldu.

Okullarda Kıbrıs coğrafyası yerine Türkiye’nin yedi coğrafi bölgesi en ince ayrıntısına kadar çocuklara belletildi.

Trodos ve Beşparmak dağlarının yüksekliği ve özellikleri yerine Ağrı, Nemrut, Süphan, Palandöken, Uludağ, Toros dağları öğretildi. Kıbrıslı Türklerde “Türkiye hayranlığı” yaratıldı.

1974 yılı ile birlikte, anlatılanların ne derece gerçek olduğunu yaşayarak öğrenip bu rüyadan uyandık.

Bize “Rum ve İngiliz piçi” olduğumuzu, bu adayı kan dökerek aldıklarını ve onların olduğunu, bize su ve para vermezlerse yaşayamayacağımız hatta “besleme” olduğumuz en yetkili Türkiyeli makamlarca defaatle hatırlatıldı.

Bunlar söylenirken makam ve ganimet parası uğruna sessiz kalan işbirlikçiler yüzünden, sorunlarımız katlanarak büyümektedir.

Kıbrıslı Türkler olarak, sosyal medyada “molohiya, hellim veya Kıbrıs halk dansları” paylaşarak bu kuşatmayı yaracağımızı düşünüyorsak çok yanılıyoruz.

Öncelikle karşımızdakinin bizim kimliğimize, kültürümüze saygı duymasını istiyorsak, kültürümüzü aile içinde yaşatmalıyız.

Türkiye medyasının bombardımanı altında, ruh sağlığımızı bozan, saçma Türk dizileri evimize televizyon ve sosyal medya ile taşıdığımız sürece kültürümüz yozlaşmaya devam edecektir.

Medyada seçici olmak, çocuklarımızı kültüründen utanan değil, kültürünü tanıyan bireyler olarak yetiştirmek çok önemlidir.

Okullardaki resmi müfredatın yarattığı beyin yıkama işlevini evde yaratacağımız ortamlarda tartıştırmalı ve bu resmi müfredatı değiştirme mücadelesini yükseltmeliyiz.

Günlük hayatta kullandığımız dilden utanmamalı ve onu yaşatma gayreti içinde olmalıyız. Kültürümüzün ortak değerlerini adamızın diğer toplumu ile paylaşarak, geçmişteki ortak yaşamın varlığını devam ettirmeliyiz.

Yurtdışında görev yaptığım dönemde, Cambridge Üniversitesi’nin GCSE ve A-Level konusunda düzenlediği bir panele katılmıştım.

Türkiyeli kadın bir panelistin, Londra’da yaşayan Kıbrıslı Türklerin günlük konuşmalarına yönelik küçümseyici sözleri karşısında dayanamayarak söz aldım.

Kıbrıslı Türklerin kullandığı Türkçe’nin 17. yüzyıl Anadolu halk dili olduğunu hatırlatarak, bu ağzın adada yaşayan diğer toplumlardan etkilenen sözcüklerle zenginleştiğini vurguladım.
Bir de şu örneği verdim;

Siz Türkiye’de seni seviyorum dersiniz. Dilbilgisi kurallarına göre bu şimdiki zamandır ve geçici bir dönemi içerir. Oysa biz Kıbrıs’ta seni severim deriz. Bu geniş zamandır ve sonsuza kadar sürer. Hangisi doğru ve samimi?

Kültürünüzden ve kimliğinizden utanmayın ve onu yaşatmak için mücadele edin.











Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu