InstagramKöşe Yazarlarımız

Zamanın Ötekileri







Bizler zamanın yalnızları, ötekileri… biliyorum, hâlâ bir yerlerde bizden olanlar var.

Bu çağın gürültüsü içinde kaybolmayan, hâlâ bir sözün ağırlığına inanan, bir nağmenin insanın içine değmesi gerektiğini unutmayanlar…

İşte biz o eksilen şeyin adını koyabilenleriz. Çünkü bir toplumun çürümesi bir anda olmaz önce estetikten başlar, sonra dil bozulur, en sonunda insan neye değer verdiğini unutur.

Gürültü çoğalır, anlam azalır. Görünürlük artar, derinlik yok olur. Ve bir süre sonra kimse bu boşluğu sorgulamaz hale gelir.

Geçen gün sosyal medyada dolaşırken, adı “Manifest” olan bir grubun Kıbrıs’ta verdiği konser görüntülerine denk geldim. Herkes çocuğunun videosunu paylaşmış çocuklar mutlu, dans ediyor.

Buna diyecek söz yok. Ama ben sahneye baktığımda başka bir şey gördüm. Bir süre izledim, belki bir nağme gelir, bir söz olur, insanın içine dokunan bir şey çıkar diye bekledim. Olmadı. Şarkı yoktu, söz yoktu konuşmalar vardı ama onların bile bir anlam bütünlüğü yoktu.

Aynı ritimde dönüp duran, jest ve mimiklerle doldurulmuş bir gösteri… ve adına sanat deniyor. Ve tam da bu görüntülerin arasında, Ezginin Günlüğü dinleyen bir evlat yetiştirdiğimi görmek… insanın içini hâlâ ısıtan nadir şeylerden biri oluyor.

Ve evet gurur duyuyorum fiziken küçük, ruhen kocaman yüreğiyle.

Kusura bakılmasın canınızı sıkmış olabilirim ama biz öyle büyümedik. Neşet Ertaş sahnede ceketini çıkarırken bile seyirciden “izninizle” diye rızalık alan bir inceliğin temsilcisiydi.

Zeki Müren bir kelimeyi söylerken bile özenirdi. Edip Akbayram, Grup Yorum, Ahmet Kaya, Cem Karaca

Bunlar sadece şarkı söylemedi bu memleketin derdini, yoksulluğunu, korkusunu ve umudunu taşıdı. Sanat dediğin şey biraz utanır, biraz sorumluluk taşır, bir söz söyler.

Toplumsal yozlaşma derken ne yazık ki sadece müzikten bahsetmiyorum.

İdeolojiler de bu korkunç zamandan nasibini aldı. Bir zamanlar uğruna bedel ödenen, hayat kurulan, insanın yönünü belirleyen şeylerdi.

Şimdi ise çoğu yerde bir vitrin süsü gibi kullanılıyor. İnsanlar neye inandığı için değil, neyin daha çok alkış getireceğine göre konuşuyor. Duruş yerini görüntüye bırakınca, söz de en az duruş kadar basitleşiyor. Bedel ortadan kalktıkça samimiyet de kayboluyor.

Tam bunları düşünürken Ahmet Telli’nin ölüm haberini yine sosyal medyadan gördüm. İnsanın içi tuhaf oluyor sanki güzel olan ne varsa yavaş yavaş çekiliyor bu yeryüzü denilen korkunç yerden. Aslında olay onların gitmesi değil, bizim artık onlar gibi hissedemiyor oluşumuz.

Çünkü her şey çok hızlı insanlar ne hissettiğini bile durup düşünmüyor, hatta ne hissedeceğini bile dışarıdan, sosyal meydadan ya da yapay zekadan öğrenmeye çalışıyor.

O yüzden yeni şarkılarda o tat yok, yeni şiirlerde o iç yangını yok, yeni sözlerde o yaşanmışlık , kavga, acı , sevinç, aşk , mutluluk mutsuzluk yok. Biz hâlâ o eski duygularla yaşayanlar olarak bu akışın içinde biraz yabancı kalıyoruz.

Çünkü eksilen şeyi görüyoruz. Ve en acısı, herkesin bunu normal sanması.

Bizler zamanın yalnızları, ötekileri… biliyorum, hâlâ bir yerlerde bizden olanlar var. Eğer denk geldiyseniz bu ötekinin kelamına gidenlerin yerine şiirlerinizle, şarkılarınızla ve kavganızla çıkın. Umut verin… Bu cehenneme dönen yeryüzüne umut verin.

Gelin ve umut verin biz mülksüz ötekilere.

Öperim hırpalanmış kalbinizden..















Başa dön tuşu