InstagramKöşe Yazarlarımız

“Temsili Demokrasilerde Harnup Ağacının Önemi”







İzlerken farkında olmadan utanıp yüzümü buruşturduğum film sahneleri var.

Rambo III filminde Sylvester Stallone’un kendini paraladığı sahneler gibi mesela. Rambo büyük bir ciddiyetle kendini kahraman ilan eder.

Elinde bomba, üstünde şarjörler, tek başına Sovyet ordusuna karşı savaşa girer. Diplomasinin ve mantığın bittiği yerde yalnızca onun döktüğü terle parlayan alnı kalır.

Bombalar patlar, şarjörler boşaltılır ama gene de en dikkat çeken yüzündeki ifadedir: Takdir bekleyen o tuhaf gerginlik. Sanki “dünyayı kurtaracak olan benim” derken, göz ucuyla da seyircinin onayını yoklar.

Ve biz izleyiciler, onun yerine utanmaktan başka bir şey yapamayız.

Çünkü sahnede artık bir insan değil, kendi efsanesine fazlasıyla kapılmış biri vardır. Sahicilik değil bir kostüm, kişilik değil abartılı bir rol.

Kıbrıs’ın kuzeyindeki siyasal düzlem de zaman zaman benzeri bir sahneler dizisini andırıyor.

Siyasetçiler, akademisyenler, aktivistler, köşe yazarları, fenomenler vs.

Çok şükür henüz Rambo gibi silahı kapıp ovalarda koşan yok ama çoğu kişi toplumla ilişkisinde yalnızca bir katkı sunmakla yetinmiyor; aynı zamanda bir karakter performansı da sergiliyor.

Farklı görüşleri barındıran bir düşünce alanından çok, bir çeşit kahramanlar kataloğu.

Bu kahramanlaşma çabası genellikle sözcüklerle değil; duruşlarda, bakışlarda, ses tonlarında ve profesyonel siyasetçi fotoğraflarındaki kolalı gömleklerde kendini belli ediyor.

Gözlerdeki adresi belirsiz bakışlar, nedeni meçhul tebessüm “aradığınız kahraman benim” der gibi. “Yeterince dikkatli bakarsanız, gömleğimin altında bir pelerin olduğunu ve aslında Superman olduğumu görebilirsiniz

Siyasal tahayyülün eksik kaldığı yerde, boşluğu kişisel mitolojiler doldurur. Böylece bir yandan mikro iktidar alanları büyür, ufak ufak despotizmler oluşur; öte yandan kamusal alan giderek daralır.

Toplum sorumluluk üstlenen bir yurttaşlar topluluğu olmaktan çıkıp edilgen bir izleyici kitlesine dönüşür.

Beklentiler de tabii ki buna göre şekillenir: Aranan bir yönetim vizyonundan çok, “iyi biri”, “cesur biri”, “dik duran biri” olur. Kısacası, bir kahraman.

Kıbrıslıtürk toplumu için liderlik kurumu uzun yıllar varlık gösterebilmenin neredeyse tek yoluydu.

1940’lardan bugüne yaşanan her toplumsal kırılma bir liderle özdeşleşti. Koloni döneminde Dr. Küçük’ün “Halkın Sesi” olma iddiasıyla yükselmesi bunun belirgin örneklerinden biri.

Ne var ki, liderliği sorgulanır hâle gelince, başka bir kamusal varlık göstermesine de alan tanınmadı.

O yıllardan itibaren liderlik, yalnızca temsil değil, görünürlük ve meşruiyetin de koşulu sayıldı.

Rauf Denktaş en çetin çatışmalarını yalnızca karşıt görüşlülerle değil, kendi cenahında onun liderliğine alternatif olma potansiyeli taşıyanlarla da yaşadı.

Zamanla toplumun siyasal aktörlüğü bu figürler etrafında şekillendi: Onlar konuştu, toplum dinledi. Onlar yöneldi, toplum arkalarından yürüdü. Bu alışkanlık bir çeşit kitlesel bağımlılık.

Düşünce üretmenin zahmeti yerine, güçlü bir figürün sözünü benimsemek daha kolay, konforlu.

Elbette burada sorumluluk sadece ve her zaman liderlik makamında bulunanların üstüne yıkılabilecek kadar basit değil.

Örneğin Mustafa Akıncı, toplumun içinden çıkıp da onun dile getiremediği sözleri dile getiren nadir figürlerden biri. Bizim yerimize konuştu, çoğunluğun söylemeye çekindiklerini o korkmadan söyledi.

Müzakere masasında, ekranlarda, uluslararası platformlarda…

Ancak bu sözlere duyulan inanç, toplum tarafından sırtlanılıp kolektif bir siyasete dönüşmedi. Ortaya çıkan irade kişisel bir figüre havale edildi.

Toplum olarak birlikte sesimizi yükseltmeyi değil, içimizden birinin bizim yerimize konuşmasını tercih ettik.

Oysa Akıncı’nın duruşunu anlamlı kılan yalnızca kendisinin ne söylediği değil, onun arkasında şekillenen toplumsal irade değil miydi? Ne var ki bu irade, lider müdahaleye uğradığında aynı kararlılıkla kendini koruyamadı.

Trajik olan da bu: Bir toplumun kendi iradesine sahip çıktığı anda değil, ona sahip çıkacak birini bularak sorumluluğu ona yıkınca görevini yaptığına inanması. Kahraman büyüdükçe toplum küçülüyor. Bu da başka bir çeşit irade kaybı.

Böyle bir bağlamda siyaset ortak aklın ürünü olamaz. Kararlar karizmayla alınır; meşruiyet lidere duyulan sadakate yaslanır. Sorumluluk yalnızca lidere yüklendiğinde, başarısızlık da yalnızca onun hanesine yazılır.

Böylece toplumsal sorumluluktan “kurtulunur

Oysa liderin asıl işlevi, topluma kim olması gerektiğini buyurmak değil; onun düşünsel ve siyasal potansiyelini harekete geçirebilmek.

Liderlik kutsallıktan arındırılıp eşitlikçi bir düzleme çekilmediği sürece, toplumsal düşünce gelişemez. Baskılara, dayatmalara rağmen fikir ve iradesine sahip bir toplum, ancak birlikte düşünmenin yolları açıldığında mümkün olabilir.

Galiba, asıl anlam gösterişsiz şeylerde saklı. Yaz güneşinin altında, susuz bir yolun kenarında kuru bir toprak parçasına kök salmış bir harnup ağacında mesela. Sadece oradadır.

Ne suskunluğu bir iddia taşır ne de direnci övgü bekler. Ama bu ısrarlı varoluşun kendisi sessiz bir direniştir:

Sabırdan yapılmış bir hafıza, köklerinden kopmadan duran bir denge.

Belki de anlamlı olan da budur; göze çarpmadan var olmaya devam edebilmek, geçen mevsimlerin ortasında yok olmadan durabilmek.

Eğer bu bunaltıcı sıcakta bir gölgeye sığınacaksam bir kahramanın pelerininin gölgesi yerine o harnup ağacının gölgesini tercih ederim.















Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu