InstagramKöşe Yazarlarımız

“Koşullar Böyle Gerektiriyordu”







Siyasette verilen her ödünün, kurulan her ilkesiz ittifakın, yutulan her yenilginin ardından karşılaşılan o bayat cümle; “Koşullar böyle gerektiriyordu

Sorumluyu sıkıştırdığınızda savunma değişmez. “İlke tartışmasının lüksü yoktu, durum acildi, masada başka kâğıt kalmamıştı

Size de tanıdık geldi mi? Bu cümle o kadar sık kullanılıyor ki artık bir açıklama gibi değil, bir muafiyet belgesi gibi işliyor.

Koşullar böyle gerektiriyordu” masum bir betimleme değil. İçinde sessizce taşıdığı bir varsayım var: Siyaset, koşulların içinde, onlara uyum sağlayarak yapılan bir şeydir. Bence tam tersi.

Siyaset, koşullara uyum sağlama faaliyeti değil, koşulları şekillendirme faaliyetidir. Bu ayrımı önemsiz bulanlar, aslında siyaset diye bir şeyin neden var olduğunu açıklayamaz hale gelir.

Biraz akıl yürütelim: Rüzgâr gülü de koşullara kusursuz biçimde tepki verir. Rüzgâr nereden eserse oraya döner, hiç şaşmaz, hiç direnmez.

Eğer siyaset koşullara en iyi uyum sağlama becerisinden ibaret olsaydı, en başarılı siyasetçi sabit bir noktası hiç olmayan kişi olurdu.

Rüzgâr gülünün becerisiyle siyasetçinin becerisi arasındaki fark tam da burada başlar. Siyasetçi rüzgârın yönünü bilmek zorundadır; ama rüzgâr gülünden farklı olarak, kendi durduğu yeri rüzgâra göre seçmez.

Burada sol renksizleştikçe unutulmaya terk edilen önemli bir kavramı hatırlatmak istiyorum: Doğrultu tutarlılığı. Bir siyasal hareketin elbette ki donmuş bir ilmihale, değişmez bir doktrine ihtiyacı yok.

Koşullar değişir, sorular değişir, dünya değişir; bir hareket de yıllar içinde pek çok şeyini gözden geçirir, değiştirir. Ama bütün bu değişim boyunca el değmeden kalması gereken bir şey var: Hareketin hangi yöne baktığı. Doğrultu tutarlılığı, farklı konjonktürlerde verilen cevapların hâlâ aynı hareketin cevapları olarak tanınabilmesi demek.

Bu tutarlılık yoksa ortada “hareket” diye bir şey de yoktur; yalnızca konjonktürün her seferinde yeniden doldurduğu bir isim vardır.

21 Mayıs 2026. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi‘nin 36. Hukuk Dairesi, Cumhuriyet Halk Partisi‘nin 38. Olağan Kurultayı’nı “mutlak butlan” gerekçesiyle iptal ediyor. Özgür Özel yönetimi düşürülüyor, Kemal Kılıçdaroğlu iktidara yakınlığı tartışmasız bir yargı eliyle yeniden partinin başına geçiriliyor.

Yıllardır “kontrollü muhalefet” başlığı altında konuşulan, çoğu zaman da fazla komplocu bulunarak geçiştirilen şey, bir mahkeme kararının soğuk diliyle tescilleniyor.

Bu noktaya nasıl gelindiğini hatırlamak gerek. 2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminde Kılıçdaroğlu’nun adaylığını yalnızca CHP tabanı değil, sol ve sosyalist hareketlerin önemli bir bölümü de coşkuyla destekledi.

Desteğin gerekçesi baştan sona “ehvenişer” mantığıyla örülmüştü: Rejimi değiştirmek, faşizmi durdurmak, parlamenter sisteme dönmek. Sol kendi tezlerini bir kenara koydu; çünkü koşullar böyle gerektiriyordu.

O ittifakın gerçek doğasını gösteren an, Ümit Özdağ protokolünün ortaya çıkmasıydı. Faşizmi durdurmak için desteklenen aday, ikinci tur öncesinde göçmen düşmanı bir partiye İçişleri Bakanlığı‘nı ve MİT‘i gizlice vaat etmişti.

Kılıçdaroğlu’nun protokolü önce inkâr edip, ıslak imzalı belge ortaya çıkınca “kusura bakmayın, tekrar baktım, varmış” demesi, siyasal ahlak bakımından bir çöküşü özetlemeye yetmeliydi aslında.

Ama bu olayı bir skandal, bir ihanet, tek bir adamın ahlaki zaafı olarak okumak gereğinden fazla rahatlatıcı. Çünkü bu okuma birilerini temize çıkarır: Sanki kandırılmışlardır. Kandırılmadılar. Bakmamayı seçtiler.

Kılıçdaroğlu’nun doğrultusu (neoliberal restorasyon vaatleri, merkez sağ kadrolarla doldurulan bir parti, “helalleşme” adı altında yürütülen ilkesiz uzlaşma) ortada duruyordu, görmek isteyen için fazlasıyla görünürdü.

Pragmatizmin yaptığı şey kandırılmak değildir; pragmatizm, doğrultunun zaten önemsiz olduğuna önceden karar verir. Geriye yalnızca aritmetik kaldı: Kaç oy, kaç ittifak, kaç puan.

Mutlak butlan” kararından sonra Kılıçdaroğlu’nun “AKP’nin gizli destekçisi” olup olmadığı sorusu artık kapanmış durumda; ama kapanma biçimi dikkat çekici.

Kılıçdaroğlu genel başkanlığı delegelerden değil, iktidara yakın bir mahkemeden geri aldı. Demokratik bir partide liderin meşruiyeti üyelerin iradesinden doğar.

Onunki artık devlet aygıtından doğuyor. Bir siyasetçinin meşruiyetini halktan değil de karşı taraftan alır hale gelmesi, “karşı tarafın oyununa nesne olmak” denen şeyin tam da tarifidir.

Koşulların kendisini şekillendirmesine izin veren siyasetin sonucu işte bu. Özne olmaktan çıkar, nesneleşir.

2010’daki “Yetmez ama Evet” deneyimi de aynı yapıdaydı: Kendi doğrultunu taktik bir kazanım için askıya al, sahayı doğrultusu olana bırak.

O zaman askıya alınan doğrultu, bugün ülkenin içinde yaşadığı yargı rejimini hazırladı. 2023’te askıya alınan doğrultu, ana muhalefet partisinin iktidar eliyle yeniden dizayn edilmesiyle sonuçlandı. İki örnekte de “koşullar” öne sürüldü; iki örnekte de koşullar, onlara teslim olanları ezip geçti.

Doğrultu tutarlılığı, sakin günlerde sürdürülen, fırtınada ise bırakılması gereken bir konfor değil, aksine asıl işini fırtınada görür.

Doğrultusunu fırtınada koruyan bir hareket, fırtınayı azıcık da olsa şekillendirir; bir yön dayatır, bir ağırlık koyar. Doğrultusunu “fırtına yüzünden” bırakan hareketse fırtınanın taşıdığı bir nesneye dönüşür. Pragmatizm bu ilişkiyi tersine çevirir; ilkeler iyi havalar içindir, der. Mesele ise bunun tam tersidir.

Buradan, Lefkoşa’dan bakınca bütün bunları Türkiye’nin sorunu olarak görmek kolay. Değil. Kıbrıslıtürk solu da, bu hikâyenin kendi versiyonuyla sürekli yüz yüze.

Üstelik bizim koşullarımız da gerçekten ağır: Ankara’nın ağırlığı, adanın küçüklüğü, nüfus dengesinin sürekli değiştirilmesi.

Bu ağırlık yüzünden de Kıbrıslıtürk solunun önüne hep aynı teklif konuyor: Doğrultu bir lüks, gerçekçi ol, bu koşullarda kim varsa onunla yürü, laik ve kamucu çizgini, yatay dayanışma fikrini günün aritmetiğine göre esnet.

Kıbrıslıtürk solunun bu hikâyeden çıkarması gereken ders şu: Kendi koşullarını bir zemin olarak değil de bir hüküm olarak okuyan bir hareket, daha mücadeleye başlamadan yenilmiştir. Koşullar elbette gerçektir, ağırdır, yok sayılamaz. Ama siyaset de o koşulları nihai kabul etmeyi reddettiğin yerde başlar.

Kıbrıslıtürk solu “koşullar böyle” dediği için doğrultusunu pazarlığa açtığı gün, kendi tarihini yazma talebinden, irade ısrarından vazgeçer; tıpkı Ankara’da yargı eliyle koltuğuna iade edilen lider gibi, bir başkasının hikâyesinde nesneye dönüşür.

Bizi ayakta tutacak olan, koşulları tanımakla onlara teslim olmak arasındaki farkı bilmek; tanıyıp da hapsolmamak, gördüğümüz hâlde kendi doğrultumuzda yürümeye devam etmektir.

Aksi? Mutlak butlandan hallice oyalantılara bel bağlayarak harcanan bir ömür, hareket, yurt.















Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu