Bir Varmış “KKTC”, Bin Yokmuş!

Simon Aykut.
İsrail asıllı TC vatandaşı da olan bir KKTC vatandaşı.
Çok uzun yıllar önce ailesiyle birlikte Kıbrıs’ın kuzeyine yerleşmiş ve birçok İsrailli yatırımcı gibi “KKTC“nin durumundan faydalanmış bir iş insanı.
Elbette İsrailliler, dünyanın birçok bölgesine dağılarak büyük ticari faaliyetler ve yatırımlarda bulunan bir millet.
Kıbrıs‘ın kuzeyinde de güneyinde de yoğun şekilde yatırım yapıyorlar, inşaat faaliyetlerinde bulunuyorlar ancak kuzeydeki yatırım varlıkları güneye göre çok daha büyük.
“KKTC”nin aslında yasal olarak var olmadığını, dünya tarafından tanınmadığını, Türkiye’nin hükümetleri tarafından yönetildiğini, buradaki sözde hükümetlerin de kukla pozisyonunda olduğunu, satın aldığı malların aslında Rumların olduğunu, bunun için bir Taşınmaz Mal Komisyonu (TMK) kurulduğunu, satın aldığı, üzerine inşaatlar yaptığı, sattığı bu malların çoğunun TMK’da karşılığının verilmediğini, mal sahiplerinin “iade, takas, ödeme” seçeneklerinden “iade“yi talep edebileceklerini, vs., vs…
Bunların hepsini bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar.
Tüm bunlara rağmen “KKTC”yi ve Türkiye‘yi yönetenlerin verdikleri “yasal” güvencenin altının boş olduğunu da biliyorlardı.
Ancak o malları “KKTC”li “sahiplerinden” satın aldılar, üzerine milyon euroluk yatırımlar yapıp, daha da büyük paralara sattılar.
Burada kişisel sorumluluk olduğu kadar, “KKTC bir devlettir, yasaldır, belgeleri, tapuları geçerlidir” diyenlerin sorumluluğu tarih sayfalarını dolduracak kadar büyüktür.
Rumların malları, barınma ihtiyacı olan, güneyde malını bırakan Kıbrıslıtürklerden çok, sermayeye, Türkiye’den getirilen göçmen nüfusa, tek kuruş vermeden üstelik; peynir ekmek gibi dağıtıldı.
Türkiye’den gelen bir göçmene deniz kıyısında onlarca dönüm arazi, bağ, bahçe, ev verildi. “KKTC” denilen yapı, Rumun malını, Kıbrıs’ın yerini haritada gösteremeyecek insanlara kapış kapış dağıtıldı.
Sermaye bu malları aralarında bölüştü, üstlerinde koca koca oteller, casinolar, siteler yaptı.
Lüks segmentteki bu yapılar, yabancılara satıldı.
Yani bir Kıbrıslırum’un malını, 10 yabancı sırayla kullandı, sattı, para elde etti, zenginleşti. Kıbrıslırum malını geri isteyince; düşman oldu.
“KKTC”yi yönetenler, “Onlar bizim malımız” dedi.
Malları alanlar, satanlar, yatırım yapanlar da “E bize devlet var denildi” dedi.
Herkes her şeyin üzerine yattı.
***
Kıbrıs Cumhuriyeti hükümeti son yıllarda hem samimiyetsiz “müzakere” talepleri hem diğer yandan ABD ile yakınlaşması, silah depolaması, yabancı askeri güçlere üs vermesiyle, güven vermek şöyle dursun, kuzeydeki bu durumun daha da güçlenmesine hizmet etti.
Hristodulidis‘in bugünkü sahte barış talepleri; kuzeydeki statükoyu güçlendirdikçe güçlendirdi, Türkiye hükümeti ve ganimetçileri sevince boğdu.
“İki devletlilik” söylemi bu dönemde güçlendikçe güçlendi. Türkiyeli vatandaşlara verilen yurttaşlıklar, açılan kapılar, kuzeydeki demografik yapıyı ters yüz etti. Kıbrıs’ın kuzeyi tamamen küçük bir “AKP Türkiye’si protatipi“ne dönüştü.
Her yerde bayrak, vatan, millet siyaseti yapılmaya başlandı, siyasal İslam eğitimin içine girdi, torpil, yandaş istihdam büyüdü, Rum malları tamamen Türkiyeli sermayeye peşkeş çekildi, sahiller, dağ taş bile yağmalandı.
Kıbrıslıtürk yurttaş ve yatırımcı, kendi ülkesinde ikinci sınıf vatandaş oldu. Ada yarısı TC’nin valisine (Elçisi) teslim edildi. Kıbrıslıtürklerin iradesinden kırıntı dahi kalmadı.
***
74 yaşında ve kanser hastalığı geçirmiş olan; aynı zamanda TC vatandaşı da olan Simon Aykut, işte böyle bir siyasi iklimde; 7 Haziran 2024‘te Derinya kapısından güneye geçtiği bir günde tutuklandı.
Aykut, kuzeyde; ağırlıkla İskele bölgesinde bulunan Kıbrıslırum mallarına inşaat yapıp satmak ve bu işlerden 43 milyon euro servet yapmakla suçlandı. Mahkemeye gelen gerçek mal sahipleri; “Biz Simon Aykut’a mal satmadık, izin vermedik” dedi.
İşte o günden bugüne 500 günden fazla zaman geçti ve Aykut’a ve onun gibi birçok yatırımcıya; “Yürüyün da gorkmayın, biz arkanızdayız” diyen Türkiye ve onun güdümündeki “KKTC” hükümetleri ağızlarını dahi açmadı.
Ne diplomatik girişimler ne baskı ne anlaşma ne de başka bir adım…
Ülke gerçekleri bildikleri halde, TC ve “KKTC” makamlarına güvenenler; yolun yarısında arkalarını döndüklerinde koca bir boşlukla karşılaştı.
Tam bir AKP ve “KKTC” gerçeği!
***
Simon Aykut’un hastalığı nüksetti bu süreçte, ailesi onun her gün biraz daha ölüme yaklaştığını söyledi durdu her yerde ancak asıl sorumluları harekete geçiremedi.
Kıbrıs Cumhuriyeti, yaşanan mülkiyet sorununu siyasi olarak değil, bireyleri tutuklayarak “çözmeyi” tercih etmişti. Bunun ağır siyasi sonuçlarını da biliyordu.
İnsanların kendi ülkelerine karşı negatif duygular besleyeceğini, “müzakere” ve “barışa” olan inancı törpüleyeceğini de…
Simon Aykut 500 günün sonunda, artık 75 yaşına devam ettirdiği günlerde bir seçim yaptı.
Kendisine sahip çıkmayanları beklemeye devam mı edecekti yoksa en azından güneyde bir cezaevinde ölmemek için anlaşma mı yapacaktı.
***
Aykut, 1 buçuk senenin sonunda; Kıbrıs Cumhuriyeti devleti ile anlaştı.
Dünkü duruşmada hakkındaki 242 suçlamadan 40’ını kabul etti, 202 suçlama Mahkeme tarafından düşürüldü.
Aykut’un ne kadar ceza alacağı 24 Ekim’de açıklanacak.
Beklenen; içeride yattığı sürenin de hesaba katılması ve kısa süre içinde tahliye edilmesi yönünde.
Aykut’un kabul ettiği suçlamalar Kıbrıs Cumhuriyeti’nin elini güçlendirecek. Emsal bir dava oluşmuş olacak. Güneydeki yönetim; birçok kişiyi de buna dayanarak tutuklayabilecek belki, dava açabilecek.
***
Peki bu durumda TC ve “KKTC” ne yapacak?
Koca bir hiç!
Kıbrıslıtürkler bir kez daha nasıl kapana kıstırılacak, hep birlikte yaşayıp öğreneceğiz.
***
Kıbrıs’ın kuzeyini iştahla yutmaya çalışan yabancı sermaye, “Biz nasıl olsa güneye geçmiyoruz, Avrupa ülkelerine de gitmeyiz canım…” diyerek talana ve kıyıma devam mı edecek?
Yoksa hepsi tek tek tutuklanıp, Kıbrıs’taki barış umutları da sudaki şeker gibi erirken, TC ve “KKTC” yönetimi; “Yapmasaydınız kardeşim” mi diyecek.



















