Sınırlar ve Fırçalar

Aklımdan sevdiğim bazı sanatçıların adları geçiyor: Jackson Pollock‘un sıçrattığı boyaların ardındaki kontrolsüz gibi görünen ama aslında son derece bilinçli öfke, Abidin Dino‘nun tuvallerinde beliren sürgünün ve yabancılaşmanın acısı, John Lennon‘ın “Imagine“ındaki o naif ama bir o kadar da tehlikeli barış çağrısı.
Toplum dışı, kural tanımaz, çoğu zaman anlaşılmaz bulunan isimlerdi. Kitlelerle bütünleşmeyi hayal ederken kitlenin dışına sürüldüler.
Ama gene de insanlığın çelişkilerini, toplumların kriz anlarını, sözün bittiği yerde başlayan o sessizliği yansıtan ve belgeleyen onlar oldu.
Bu yüzden de varlıkları, hayatın devletin ya da başka bir otoritenin çizdiği çizgide durmayıp devam etmesi için azami öneme sahip.
Bir siyaset anlayışının içine hapsolduğu alanı ölçmek için, o siyasetin sanata, edebiyata, düşünceye ne kadar tahammülü olduğuna bakmak lazım.
Çünkü siyaset yalnızca kendinden ibaret kalmaya başladığında, yani kimin kime nasıl emir vereceğinden, kimin hangi koltuğa oturacağından, hangi sloganın ne zaman atılacağından öte bir şey görmemeye başladığında, aslında bir çeşit kuruma başlamış demektir.
Bu kurumanın ilk belirtisi de entelektüelin, sanatçının, yazarın ya gereksiz bulunması ya susturulması ya da ikisinin bir arada gerçekleşmesidir.
İnsanlık olarak her türlü akıl daralmasının yol açacağı ölümcül toplumsal sonuçlar üstüne aslında ne kadar da deneyimimiz var; 1933’te Nazi Almanyası‘nda kitap yakımları başladığında, ateşe atılan yalnızca kâğıt ve mürekkep değildi elbette.
Heinrich Heine, Thomas Mann, Bertolt Brecht, Sigmund Freud gibi isimlerin eserlerinin alevler içinde kıvranması, totaliter aklın siyaseti nasıl anladığının bir göstergesiydi.
Çünkü bu akıl için siyaset, yalnızca Führer‘in iradesinin hayata geçirilmesinden ibaretti; edebiyat, psikoloji, felsefe gibi alanlar ya bu iradeye hizmet edecek ya da yok olacaktı.
Joseph Goebbels‘in o meşhur konuşmasında “Alman ruhunun temizlenmesinden” bahsetmesinin altında yatan da buydu: ruha dair olan her şey, siyasetin dar kordonundan geçmek zorundaydı.
Geçemeyenin eseri de yoktu, ruhu da. Hatta hayatta kalma hakkı da.
Totaliter, baskıcı akıl maalesef ki tek bir ideolojiye sığmayan sağa da sola da sirayet edebilen bir hastalık. Sovyetler Birliği‘nde durum daha karmaşık görünse de özde aynıydı.
Stalin döneminde “toplumcu gerçekçilik” adı altında sanata biçilen rol, onu doğrudan siyasi bir propaganda aracına dönüştürmekti.
Osip Mandelştam‘ın 1934’te yazdığı on altı dizeli bir şiir yüzünden önce sürgüne, sonra ölüme gönderilmesi, Isaac Babel‘in 1940’ta kurşuna dizilmesi, Boris Pasternak‘ın yıllarca sindirilerek susturulması tesadüf değildi.
Bu yazarların suçu, edebiyatın siyasetten bağımsız bir değeri olduğunu düşünmeleri, dilin ve hayal gücünün kendi özerkliğine inanmalarıydı.
Oysa Stalin‘in siyaset anlayışında özerklik diye bir şey yoktu; her şey devlete, partiye, lidere bağlıydı. Edebiyat da dahil.
Özellikle edebiyat, çünkü o, insanın iç dünyasına dokunan, sorgulayan, belirsizlikleri keşfeden bir şeydi. Totaliter iktidarın en çok korktuğu şey ise belirsizlikti.
Bu korkunun bir başka tezahürü, entelektüelin sistematik olarak karikatürize edilmesidir. Pol Pot‘un Kamboçya‘sında gözlük takanların bile “entelektüel” sayılıp infaz edildiği anlatılır.
Abartılı gelebilir, ama abartı bile bir gerçeği işaret eder: düşünen insanın, okuyan insanın, sorgulayan insanın otoriter rejimlerde bir tehdit olarak algılanması.
Çünkü entelektüel, tanım gereği, verili olanı sorgulamaya eğilimlidir. Rejim ise verili olanın tartışılmazlığı üzerine kuruludur.
O halde entelektüel ya susturulacak ya gülünç hale getirilecektir. İkincisi bazen daha etkilidir; çünkü insanlar susturulanı merak edebilir, ama gülünç olanı ciddiye almaz.
Totalitarizmi bir türlü aşamayan bir ülke olarak Türkiye tarihinde de bu türden örnekler eksik değil. 1960’ların sonunda ve 1970’lerde “entelektüel” kelimesi neredeyse bir hakaret haline gelmişti.
Sağ milliyetçi söylemde entelektüel, “millet” ile “devlet” arasına giren, milli kültürü baltalayan, Batı’dan gelme yabancı fikirlerin taşıyıcısı olan şüpheli bir tiptir.
Sol söylemde ise bazen burjuva kökenli, halktan kopuk, teoride kalmış biri olarak eleştirilir. Her iki tarafta da ortak olan, entelektüelin siyasi hareketin dışında bir değer üretemeyeceği, üretmemesi gerektiği varsayımıdır.
Bu tutum, daha derine inildiğinde, aslında kendi ideolojisinin, programının, partisinin kutsal olduğuna, dolayısıyla kendisinin de kutsal olduğuna inanan kibirli bir ruh halinin ürünüdür.
Bu kibir, başka seslere, alternatif bakış açılarına, eleştirel düşünceye tahammülsüzlüğü beraberinde getirir.
Oysa tarih gösteriyor ki, toplumsal dönüşümlerin en verimli dönemleri, siyasetin kültür, sanat ve düşünceyle el ele yürüdüğü dönemlerdir.
Aydınlanma, Rönesans, 19. yüzyıl reform hareketleri hep böyle dönemlerdir.
Kıbrıs‘ta yaşananlar bize biraz daha nüanslı bir tablo sunuyor. Adada toplumlar arası iletişimin en kısıtlı hale geldiği, her siyasal kesimin yaşanan ayrışma etrafında hizaya gelmeye kendini mecbur hissettiği dönemlerde bile, sanatçılar ve şairler sınırı zihinsel olarak aşmaya devam ettiler.
Fikret Demirağ‘ın, Neşe Yaşın‘ın şiirleri, adanın iki yakasındaki ressamların tuval üzerinde kurdukları diyaloglar, barışın zedelenen bağının tamamen kopmasını engelleyen ince ama dirençli iplikleri ördü.
Bu, siyasetin dar koridorlarının dışında kalan bir direnişti, sanatçılar ne milliyetçi söylemlere teslim oldular ne de siyasi hareketlerin dayattığı hizalanmayı kabul ettiler.
Şiir ve resim yoluyla, müzik ve edebiyat yoluyla, insanın ortak yanlarını, acılarını, özlemlerini anlatmaya devam ettiler.
Bunu yaparken de dertleri siyasal bir fayda sağlamak değildi. Aksine, o siyasal alanla aralarına koydukları mesafe kendilerini baskı ortamından ayrıştırdı ve ihtiyaç duyulan faydayı sağladı. Siyaset bariyerler inşa ederken, sanat onları aşındırdı.
Buna benzer bir ihtiyacı bugün de gözlemlememek mümkün mü? Siyasetin giderek “tweet atma sanatına” indirgenmesi, her konunun birkaç slogan ve klişeyle özetlenmeye çalışılması, karmaşık meselelerin “bizdensin” ya da “onlardansın” ikiliğine hapsedilmesi, aslında siyasetin de kendini onun hizmetinde kabul eden, sadece siyasal fayda ile değer kazandığına inanan sanatın da kendi kendini yoksullaştırması.
Bu yoksullaşma ortamında entelektüel ya görünmez olur ya da “elitist” damgasıyla köşeye itilir. Roman yazan, şiir okuyan, tiyatroya giden insan “gerçek hayattan kopuk” sayılır.
Oysa gerçek hayat denen şey yalnızca gündelik siyasi kavgalardan ibaret değil; o, insanın iç dünyası, hayalleri, acıları, sevgileri, sorularıyla örülü bir doku.
Siyaset bu dokuyu görmezden geldikçe, yalnızca bir güç oyununa, bir koltuk mücadelesine, bir slogan yarışına dönüşüyor ve faydasızlaşıyor çünkü insanların hayatına dokunmayan bir ezberin tekrarından ibaret hale geliyor.
Peki siyaset nasıl anlam kazanır? Ancak kendinden daha büyük bir şeye hizmet ederek. O daha büyük şey, insanın yaşamını daha yaşanır, daha zengin, daha anlamlı kılma çabasıdır.
Miles Davis’in nefesinin trompetine dolması gibi, Edip Cansever’in kelimeleri sıraya dizmesi gibi, Picasso’nun fırçasının tuvalde bıraktığı iz gibi siyaset de ancak bu yaratıcı çabayı içine aldığında nefes alabilir.
Bir siyasi hareket kendini yalnızca iktidar tekniklerine indirgediğinde, yalnızca kimin kimi yönettiği sorusuna odaklandığında, aslında siyaset bile yapmıyor sadece güç oyunu oynuyor demektir.
Güç oyunu ise çoğu zaman faşizan bir zihniyetin, totaliter bir eğilimin habercisidir. Çünkü güç, ancak gücün dışındaki her şeyi yokmuş gibi gördüğünde mutlak olduğuna inanabilir.
Oysa hayat mutlak değil; belirsiz, çelişkili, katmanlı. Bir Dostoyevski romanındaki karakterler kadar karmaşık, bir Coltrane solosu kadar öngörülemez.
Sanat ve edebiyat bu katmanları açığa çıkarır, siyaset onları görmezden gelir ya da görmeye çalışır. Sonunda siyaseti zenginleştiren insandır, insanın hayatın zorluğu karşısındaki yaratıcılığı ve düşünceleridir.
İnsanı yok eden siyaset eninde sonunda kendisini yok eder, geriye bir tek onu anlatan öyküler, resimler, şiirler kalır.
Nâzım Hikmet’in hapisteyken yazdığı “Bugün Pazar” şiiri gibi: “Bu anda ne düşmek dalgalara, / bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. / Toprak, güneş ve ben… / Bahtiyarım…”
Hürriyet mücadelesi veren bir adamın, hürriyet ile arasına koyduğu bu mesafe, aslında yine hürriyete hizmet eden bir şey değil mi?
O an toprağı, güneşi, kendi varlığını hissetmesi siyasetin olumlu, anlamlı yanına bile mesafe koyup çıplak bir insandan ibaret kalması siyasetin bastırmaya çalıştığı insanı özgürleştirmiyor mu?
Nâzım Hikmet‘in politik olup olmadığı sorgulanabilir mi? Ama işte politik amaçla üretilmeyen bir şiir, politik propaganda yapan yüzlerce metinden daha güçlü bir politik değer taşıyor.
Çünkü insana insanlığını hatırlatıyor, siyasetin hizmetinde görmesi değil, hizmetinde olması gereken insanlığı.




















