Engelleyen Benim Türkiye Değil

New York dönüşü Ercan Havalimanı’nda yapılan o açıklama, aslında Kıbrıs Türk siyasetinin yıllardır saklamaya çalıştığı bir gerçeği bir anda çıplak hâliyle ortaya koydu.
Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, Rum basınından Fileleftheros’un ortaya attığı “yakınlaşmaların açıklanmasını Türkiye engelliyor” iddiasını yalanladı. Buraya kadar her şey normaldi. Ama ardından gelen o cümle, sıradan bir düzeltme değildi. Bir dönemin özeti, bir zihniyetin itirafıydı:
“Onu engelleyen Türkiye değil. Buradadır. Benim”
Bu cümle, basit bir teknik detay değildir. Bu cümle, müzakere sürecinin neden ilerlemediğinin cevabıdır. Bu cümle, yıllardır başkalarına yüklenen sorumluluğun aslında kimde olduğunun ilanıdır.
Ve en önemlisi…
Bu cümle, siyasi sorumluluğun kabulüdür.
Yıllardır bu toplumun önüne tek bir anlatı kondu:
“Türkiye engelliyor.”
“Ankara izin vermiyor.”
“Biz istiyoruz ama onlar istemiyor.”
Bu söylem, sadece bir siyasi argüman değildi. Aynı zamanda bir mazeretti. Bir kalkan. Bir sorumluluktan kaçış yoluydu.
Ama şimdi, bu söylemin en önemli aktörlerinden biri çıkıp diyor ki:
“Hayır, engelleyen benim.”
O zaman sormak zorundayız:
Yıllardır bu halka anlatılan neydi?
Gerçek mi, yoksa siyasi bir masal mı?
Bir cumhurbaşkanı düşünün…
Devletinin en önemli meselesi olan müzakere sürecinde, ilerlemeyi bizzat kendisinin durdurduğunu söylüyor.
Bu, küçük bir detay değildir.
Bu, siyasi tarihe geçecek büyüklükte bir açıklamadır.
Çünkü artık kimse Türkiye’yi suçlayamaz.
Artık kimse Rum tarafını suçlayarak sorumluluktan kaçamaz.
Artık ortada açık bir özne vardır.
Ve o özne, bizzat bu açıklamayı yapan kişidir.
Şimdi dürüst olalım.
Aynı cümleyi Ersin Tatar kursaydı…
Bugün ne olurdu?
Sosyal medya yıkılırdı.
Gazeteler manşet atardı.
Televizyonlar günlerce tartışırdı.
“Sen kimsin de engelliyorsun?”
“Bu yetkiyi sana kim verdi?”
“Toplumun geleceğini nasıl tek başına durdurursun?” denirdi.
Ama bugün…
Sessizlik var.
Derin bir sessizlik.
Bu sessizlik, aslında bir çelişkinin sessizliğidir.
Şimdi asıl soru şudur:
Bu açıklama bilinçli bir siyasi strateji mi?
Yoksa kontrolsüz bir dürüstlük anı mı?
Çünkü her iki durumda da sonuç değişmez.
Eğer bilinçliyse, bu toplumun geleceği bilinçli olarak bloke edilmiştir.
Eğer bilinçsizse, bu daha da vahimdir.
Çünkü o zaman devlet yönetimi, plansız ve kontrolsüz bir zihniyetin elindedir.
Cumhurbaşkanlığı, bir kişinin kişisel siyasi tercihlerini uygulayacağı bir makam değildir.
O makam, bir halkı temsil eder.
Bir kişinin “ben engelledim” deme lüksü yoktur.
Çünkü o süreç, onun kişisel süreci değildir.
O süreç, bir halkın kaderidir.
Belki de ilk kez biri, istemeden de olsa gerçeği söyledi.
Belki de ilk kez, yıllardır kurulan siyasi tiyatronun perdesi aralandı.
Ve sahnenin arkasındaki gerçek göründü.
Müzakerelerin neden ilerlemediğini artık biliyoruz.
Bu, dış güçlerin değil…
Bu, içerideki siyasi tercihlerinin sonucudur.
Bu toplum artık şunu sormak zorundadır:
Müzakereler gerçekten çözüm için mi yürütülüyor?
Yoksa sadece siyasi pozisyonları korumak için mi kullanılıyor?
Çünkü bir süreç, bir kişinin “ben istemiyorum” demesiyle durabiliyorsa…
Orada süreç yoktur.
Orada sadece siyaset vardır.
Bugün söylenen o cümle…
Belki bugün savunulabilir.
Belki bugün görmezden gelinebilir.
Ama tarih unutmaz.
Tarih, kimin neyi engellediğini yazar.
Ve gün gelir, bu toplum dönüp tek bir soruyu sorar:
“Neden?”




















