Kurtaracaksınız da… Önce Neyi, Kimden Kurtaracaksınız?

CTP son günlerde sıkça bir slogan kullanıyor:
“Sizi bu bataktan kurtaracağız”
Güzel slogan.
İddialı slogan.
Toplumun içinde bulunduğu umutsuzluğa hitap eden bir slogan.
Ama insan ister istemez soruyor:
Hangi bataklık?
Ve daha önemlisi…
Bu bataklığı yaratan kim?
Yanlış anlaşılmasın.
Burada mesele CTP’nin bunu yapıp yapamayacağı değil.
Mesele çok daha derin.
Çünkü önümüzdeki seçimlerde UBP’nin iktidarı kaybetmesi mümkündür. Belki de toplum değişim isteyecektir. Ancak asıl soru şudur:
UBP giderse, düzen değişecek mi?
Yoksa sadece koltukların sahipleri mi değişecek?
Çünkü bugün yaşadığımız sorunlar yalnızca bir partinin yarattığı sorunlar değildir. Yıllardır devam eden ve kendisini sürekli yeniden üreten bir statükonun ürünüdür.
Bu düzen içerisinde kimi partiler büyüdü, kimi küçüldü.
Kimi semirdi, kimi çöktü.
Ama sonuçta hemen hemen hepsi aynı çarkın dişlisi haline geldi.
Bu artık bir algı değil.
Bu bir teşhistir.
Herkes çirkefin varlığını biliyor.
Ama kimse bataklığı kurutmaya yanaşmıyor.
Çünkü bataklık kurursa, o bataklıktan beslenenler de ortada kalacak.
Bugün KKTC’de yaşanan ekonomik, sosyal, kurumsal ve hukuksal sorunların temelinde sadece kötü yönetim yoktur.
Sorunun temelinde işleyen ve sürdürülmek istenen statükonun kendisi vardır.
Bu düzen içerisinde liyakat geri plana itilmiştir.
İş bilirlilik önemini kaybetmiştir.
Kurallar kişilere göre uygulanır hale gelmiştir.
Şeffaflık yerini ilişkiler ağına bırakmıştır.
Torpil, hak etmenin önüne geçmiştir.
Peki bunun sorumlusu kimdir?
Yıllardır iktidarda olanlar mı?
Muhalefette olup da düzenin devamına ses çıkarmayanlar mı?
Yoksa her seçim döneminde değişim vaat edip, sistemin içine girince aynı alışkanlıkları sürdürenler mi?
Toplumun siyasete olan güveni neden azaldı?
Neden artık kahvede, sokakta, sosyal medyada en çok duyulan cümle:
“Kim gelirse gelsin fark etmez” oldu?
Bu cümle halkın siyasete olan ilgisizliği değil, siyasete olan güvensizliğidir.
Ve bu güvensizlik tesadüfen oluşmadı.
Siyaset kendi eliyle yarattı.
Ama mesele sadece siyasetle de sınırlı değil.
Çünkü kirlenen siyaset zamanla diğer kurumları da etkiler.
Bugün yargıya duyulan güvenin zedelenmesinin nedenlerini konuşacaksak, sadece sonuçlara değil sebeplere de bakmak zorundayız.
Toplum neden yargıya güvenmekte zorlanıyor?
Neden mahkeme kararları artık daha fazla tartışılıyor?
Neden insanlar adaletin herkes için eşit uygulanmadığına inanıyor?
Bu soruların cevapları araştırılmadan güven yeniden tesis edilemez.
Bir diğer gerçek ise Ankara ile ilişkiler meselesidir.
KKTC siyasetinin önemli bir bölümü artık kendi iradesini ne ölçüde kullanabiliyor?
Bu soru da cevap bekliyor.
Türkiye’den gelen her siyasi yönlendirme gerçekten tartışılıyor mu?
Toplumun kültürel yapısına, sosyal gerçeklerine ve ihtiyaçlarına göre değerlendiriliyor mu?
Yoksa sorgulanmadan uygulanıyor mu?
Bugün birçok insanın rahatsızlığı tam da buradadır.
Kendi ülkesinde kendi kararlarını veremediğini hissetmek.
Kendi kurumlarının bağımsızlığı konusunda şüphe duymak.
Kendi geleceğinin başkaları tarafından şekillendirildiğini düşünmek.
Örneğin adalet sistemi…
Yargının bağımsızlığı sadece anayasal metinlerde yazan bir ifade değildir.
Toplumun buna inanması gerekir.
İnanmıyorsa orada ciddi bir sorun vardır.
Adalet Sarayı’nın külliyenin tam merkezinde inşa edilmesinin yarattığı sembolik tartışmalar da bu nedenle önemlidir.
Çünkü mesele bina değil.
Mesele algıdır.
Mesele bağımsızlık duygusudur.
Mesele güven meselesidir.
Son dönemde kamuoyunda geniş yankı bulan Fatih “Mandela” olayı da bu nedenle unutulmuş değildir.
Toplumun vicdanında oluşan soru işaretleri hâlâ ortadadır.
Bir savcının mahkeme salonunda kullandığı ifadeler, ortaya çıkan tartışmalar ve sonrasında yaşananlar, yalnızca bir dava meselesi olarak görülmemiştir.
İnsanlar bunu sistemin genel işleyişiyle birlikte değerlendirmiştir.
Çünkü toplum artık olaylara tek tek bakmıyor.
Büyük resme bakıyor.
Ve o büyük resimde ciddi bir güven krizi görüyor.
İşte tam da bu nedenle CTP’nin kullandığı “Sizi bu bataktan kurtaracağız” sloganı önemli bir sorumluluk yüklüyor.
Çünkü kurtuluş yalnızca hükümet değişikliği değildir.
Kurtuluş;
Yargıya güvenin yeniden sağlanmasıdır.
Liyakatin yeniden hâkim olmasıdır.
Torpilin ortadan kaldırılmasıdır.
Şeffaflığın kurumsallaşmasıdır.
Kamusal alanların korunmasıdır.
Kültürel kimliğin savunulmasıdır.
Eğitimin siyasi ve ideolojik müdahalelerden uzak tutulmasıdır.
Devletin yeniden vatandaş için çalışır hale gelmesidir.
Bunlar yapılmayacaksa…
Sadece slogan değişecekse…
Sadece koltuklar el değiştirecekse…
O zaman halkın yıllardır kurduğu o cümle yine değişmeyecektir:
“Kim gelirse gelsin aynıdır”
O nedenle bugün asıl soru şudur:
Bu bataktan kurtaracaksınız da önce neyi kurtaracaksınız?
Ve daha da önemlisi…
Bu bataklığı gerçekten kurutmaya cesaretiniz var mı?




















