Ah Benim Haziran Abim…

Yine bir yaz girişi; haziranın ikisi…
Güneş alnımızı yakıp dudağımızı kuruttukça söyleniriz hep, hâlbuki daha aylar öncesinde soğuktan şikâyet ediyorduk. Biz insanoğlu, bazen ne istediğimizi bilmiyoruz; her şey gibi, mevsimde de.
Ama şiirleri ev gibi gören insanlar için oldukça soğuk ve hüzün dolu bir gündür haziran. Bilenler bilir; bu ayda Ahmed Arif, Nazım Hikmet ve Orhan Veli’yi sırladık toprağa. Şiirlerin şahı diyebileceğim üç büyük dev…
Haziran’ın anıtı gibi adeta. Onlardan öğrendik aşkı, kavgayı, ekmeği ve emeği. Onlardan öğrendik hürriyeti, esareti ve yine onlardan öğrendik tüm bu mücadelenin içinde aşkı, güzel sevmeyi…
Bize güzel sevmenin nasıl bir şey olduğu öğretilmedi. En azından kendi ütopyama ve çevremdeki sevgisizliğe dayanarak söylüyorum bunları. Bu yüzden yazılar, özellikle de kalbi soldan atanların kalemleri, kuyudaki bizlere miras niteliğinde.
Düşünsene, mahkûmsun… Dört duvar arasındasın, işkence görüyorsun, umutsuzluğun içindesin, sürgündesin… O dört duvarın arasında Nazım,
“Gel kardeşim,
seninle bir olup devirmek için zulmü,
omuz omuza vermek için
gel, birlikte yürüyelim bu yolu”
diye şiirler yazıyor; ona kalan gökyüzüne bakarak…
Karşılıksız sevdiği ve buna rağmen en az kavgası kadar vazgeçmediği Leyla’sına iki çift kelâmını iletmek için, mektuba yapıştıracağı pul parasını toparlamak adına pazarlarda hamallık yapmış bir adam… Ve yine de gocunmamış, kutsal bilmiş sevdasını ve kavgasını.
“Bir sevdadır bu,
baş eğmez bir yaşamak tutkusu.
Yanarım, yanarım da,
yandığıma yanmam!”
demiş, Kürt’ün kaderi kadar kara Diyarbakırlı Ahmed Abisi…
Bunlarla büyüyen bir insan ne kavgada ne de aşkta daha azıyla yetinemez. Çünkü bunun ötesini kalem kalem işlemiştir ruhuna, zihnine ve kalbine.
Tabii bir de bu çağın yozluğunu sayarsak, bu insanların yazılarındaki hisleri aramak çok normal. İnsan ilişkilerine binlerce, hiç duymadığımız yabancı isimler koydular.
Öyle iğrenç bir çağ ki bu, kimse bir kişiyle yetinemiyor. Herkes, robotlar gibi, insanların bir yedeğini bir yerlerde saklıyor ya da seçenek hâline getirdiği insanları hiç acımadan, aynı anda, modernizm adı altında “kullanıyor”.
Kusura bakmayın, ben “ilişkisi var” diyemiyorum; çünkü benim gönül ilişkisinden anladığım, iki kişiden ibarettir.
Tıpkı haziran abilerinin dizeleri gibi… Güne uyanmanın, uyumanın, onu beklemenin bile müthiş hissettirdiği, yaşamın sevgiyle daha güzel bir hâle geldiği; aşkı kendine anne, baba, abi, kardeş, en yakın dost, sırdaş bilmiş bir mülksüzüm işte ben…
Biliyorum, okurken “Sen daha çok yalnız kalırsın.” diyenler de olacaktır. Varsın yalnız ölelim… Böyle androidce ölmektense, şiir yalnızlığında ölelim.
Bu şairlerin politik duruşunu yazmaya kalkarsam ne köşede yer kalır ne de beni bu memlekette barındırırlar. (Malum; düşünce özgürlüğü yasası olan bir ülkenin, düşünce suçu yüzünden yargılanan toplumuyuz)
Onun için bilmeyenler varsa, bir hayatlarına göz atmanızı tavsiye ederim.
Haziran demiştim ya… Kavruk haziranın soğukluğunda, kulağımda Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dizeleri, Grup Yorum’un tanısı:
“Haziran’da ölmek zor…” diyorlar.
Haziran’da ölmek zor.
En az yaşamak kadar…
Öperim hırpalanmış kalbinizden.




















