InstagramKöşe Yazarlarımız

Ruhumun Anarşist Uçuğu







Haziran‘ın yirmi dört’ü, sabahın onu.
Ev bomboş.

Annem her zamanki gibi kendi işinde, kızım iki günlük tatilde. Müthiş bir sessizliğe uyandım.

Bu sabahki sessizliği, yalnızlığı, senelerdir ruhumda yaşadığım Kardelen’e benzettim.

Mutluluğu, mutsuzluğu, umudu, umutsuzluğu çok coşkulu yaşadığım bir gece geçirdim. O coşku yerini bir melodi dinginliğine bıraktı.

Aslında o dinginliğin ardına baksam, her şey yeniden yerinden fırlayacak gibi. Ama ben her zamanki gibi,

uyanmam gerektiği için bu sabah uyandım.

Sanki o geceyi ya da geri kalan günlerdeki hayal kırıklıklarını, umutsuzluğu, mutsuzluğu yaşamamışım gibi, aynada geceden kalan gözlerime baktım.

Kendimi ilk defa böyle görmüştüm.

Saçlarım olabildiğince beyaz, göz kenarlarımdaki kırışıklıklar, dudağımda baş gösteren uçuk; ruhumun yaşadığı hislerin anarşist bir eylemi gibi.

Bir yandan “Nedir bu halin?” derken, bir yandan da “Yemişim toplumsal dış görünüş kalıplarını” deyip geçtim çiçeklerimin başına.

30’larımda edindiğim en güzel alışkanlık sanırım toprakla uğraşmak. Bir çocuk gibi severek suluyorum her sabah.
Bir şeyi sevmenin, emek vermenin, sabır göstermenin en güzel örneği; toprağı sırladığım kökler.

Sevgine, emeğine, sabrına en güzel şekilde cevap veriyor açtığı rengârenk çiçeklerle, fışkırdığı yeşil yapraklarıyla.
Hayatım boyunca çok sevdiğim, sabırla emek verdiğim ve sonucunu aldığım en güzel şey.

Keşke insan ilişkilerimiz de böyle olsa.

Bugüne kadar bir insana verdiğim bu sevginin sonucunda ne yazık ki ne baharı görebildim ne çiçeği ne de açan bir yaprağı.

Daha çok baharımı soldurup çiçeklerimi ezdiler, yapraklarımı kopardılar, toprağımı darmaduman ettiler.

İnsan sevmek ne korkunç bir eylem ve bir insanın sevmesini beklemek ne korkunç bir yanılgı.

Yaşanılan ve “tecrübe” dediğim bu yaşanmışlıklar, insanı yalnızlık denen girdaba daha da sokuyor.

İnsan insandan hiç korkar mı?
Korkuyor. Korkutuyorlar.

Ben “Dünya Canavarları” adını verdim; konuşabilen ama duyamayan bu canlılara.

Ve her seferinde diyorum ki; İnsan denilen canlı, dünya denilen şu yarım kürenin başına gelmiş en büyük kötülük.

Sevgisizliği kendi içlerinde o kadar çok büyütüyorlar ki; iki kişinin dışına çıkıp dünyayı sarıyor.

Savaşlar çıkıyor, topraklar işgal ediliyor, vicdansızca ölüme neden oluyorlar. Açlığa, yoksulluğa neden olan kötülük imparatorluğunu kuruyorlar.

Tıpkı ikili ilişkilerde insanın ruhunun ölümüne neden oldukları gibi, beden ölümüne de neden oluyorlar.

Ve ben artık bu kadar kötülüğün, insan canavarlarının arasında yaşayamıyorum. Nefes alamıyorum ve eziliyorum bir atlas gibi bu dünyanın altında.

Bazen olan bitenden o kadar etkilenmemin sebebini sorguluyorum. Her şeyi çok mu ince düşünüyorum?
Yoksa dünyaya başkaldıran bir kadının ardında, hassas düşünen bir kız çocuğu mu vardı?

Bilemiyorum. Bildiğim tek şey, şairin de dediği gibi:

Bu dünya, hassas düşünen ruhlar için bir cehennem…

Bir gazete köşesinde bu kadar pesimist şeyler de yazılmaz ki canım” dediğinizi biliyorum.

Ama ben bir yazarım. Kulak vermediğiniz, içinizdeki size seslenmekle sorumlu hissediyorum kendimi.
Velhasıl, yalnızlaşıyoruz…

Yara aldıkça, toprağımız darmaduman edildikçe…

Korkuyoruz bu dünya denilen yarım kürenin ormanından, o karanlık ormandaki canavarlarından…

Ve diyoruz ki, Arkadaş Zekâi’nin de dediği gibi:

Kendime kendimden başka kendim yok…

Öperim hırpalanmış kalbinizden…













Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu