Ellerimin Soğukluğu Hep Bir Kalabalıkta…

Geçtiğimiz günlerde, nostaljik havası olan bir sahafa uğradım. Eski kitapların tozuna sinmiş anılar arasında gezinirken, birden Nilgün Marmara’nın günlüğünün kitaplaştırılmış haline rastladım.
Yanında, şiirlerinin yer aldığı başka bir kitabı da vardı. Elime aldım, uzun uzun baktım.
Nilgün, dışarıdan bakıldığında evli, düzenli ve “mutlu” bir hayatı olan bir kadındı. İnsan ilişkilerinde nazik, duyarlı, hatta belki de “örnek” bir eşti…
Ta ki kendi elleriyle yaşamına son verene kadar.
Kimse, onun iç dünyasındaki yangını fark etmemişti. En yakını, hayat arkadaşı bile…
Eşi, onun bir şair olduğunu ölümünden sonra öğrenmiş. Nilgün’ün geride bıraktığı dizeleri okudukça bir başka Nilgün’le karşılaşmış, önce şiirlerini sonra da en mahremi olan günlüğünü kitaplaştırmış.
Ne büyük bir yalnızlık…
Ne derin bir görünmezlik…
Kalabalıklar içinde sessizce acı çeken bir ruh…
Anlaşılmamak kadar insanı delirten bir şey var mı?
Hiç düşünmeden aldım o iki kitabı da. Her bir satırı bana kendimi okuyor gibi geldi. Uzun süredir kalemden, kâğıttan uzak kaldığımı fark ettim. Zekai Özger’in dizelerinde geçen o “hüzün mevsimi” var ya…
Benim için de öyleydi. Sadece yazmaktan değil, kendimle konuşmaktan bile uzaklaşmıştım. Ama Nilgün’ün ruhu fısıldadı sanki bana: “Yaz… Acını da yaz. İnsanlar bilsin yalnız olmadıklarını”
Çünkü bazen insan, acısını başkasının cümlesinde görünce hafifliyor.
Yalnız olmadığını hissettikçe güçleniyor.
Bunca hayal kırıklığı, sahte ilişkiler, içi boş sevgi sözcükleriyle dolu bu dünyada…
Ruhum eziliyor. Feryat ediyor ama kimse duymuyor.
Ben bile…
Kendi çığlığımı duymaz hale gelmekten korkuyorum. Duyarsam çıkamam diye o yas deryasından…
İnsan, güvenmeyi özler mi?
Ben özledim.
Ama bu çağ… Bu sahte çağ, bu maskeli kalabalıklar izin vermiyor. Keşke bir peri değneğini değdirse de beni televizyonların siyah beyaz olduğu zamanlara götürse…
O kirlenmemiş, dostlukların samimi, aşkların gerçek, ailelerin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu yıllara…
Ne acı değil mi?
Birinin sevgisine, dostluğuna güvenememek…
Yaşamak, bir kuşkuya dönüşüyor.
Aşkların yerini bahaneler, dostlukların yerini çıkar ilişkileri alıyor.
Bu çağ kalbimi acıtıyor.
Her gün biraz daha eritiyor beni…
Bir mum gibi eksiliyorum, ışığım azalıyor.
Ama yine de…
Tüm bu ağırlığın içinde ayakta durabilmeyi öğreniyorsun.
Yalnızlığın ortasında güçlü kalmayı…
İnsanlara “dur” demeyi, arana duvar örmeyi…
Kendi mutlu alanlarını yaratmayı…
Kimde ne kadar varsın, kimde ne kadar yoksun, onu da öğreniyorsun.
İlk başta canını yakıyor ama sonra kabulleniyorsun. Gardını alıyorsun.
Ve garipleşiyorsun…
Nietzsche boşuna dememiş:
“İnsanı öldürmeyen şey, garipleştirir”
Nilgün yaşamaktan vazgeçmeyi seçti.
Ben ise garipleşerek yaşamayı seçtim.
Bir farkı var mı, bilmiyorum…
Ama yaşamak zorunda kalıyorsun, o garipleştiğin benliğinle.
Öperim Hırpalanmış Kalbinizden…



















