InstagramKöşe Yazarlarımız

Zip, Bus, Kimlik Bunalımı







Londra geçen hafta kendi tarihi ve ruhuyla çelişen bir manzaraya sahne oldu.

Irkçı Tommy Robinson önderliğindeki “Unite the Kingdom” mitingine katılan yüz binlerce kişi şehrin yüzyıllardır temsil ettiği çok kültürlü, kozmopolit kimliği reddettiğini ilan etti.

Tommy Robinson İngiliz aşırı sağının en güçlü figürlerinden biri. 2009’da kurduğu English Defence League (EDL) ile başlayan siyasi kariyeri İslam karşıtlığını merkeze alan popülist söylem üzerine inşa edilmiş.

İşçi sınıfı bir aileden gelen Robinson kendisini “sıradan İngiliz halkının sesi” olarak tanıtarak ve sosyal medyayı da ustaca kullanarak göçmen karşıtlığının ana akım siyasete taşınmasında etkili oldu.

Bizim toplumda elektrik prizlerinin, bazı kelimelerin, ölçü birimlerinin İngiltere’dekiyle aynı olmasından delice mutlu olan insanlar var. Herkes mutlaka bir ya da iki tanesine denk gelmiştir.

Bu kişiler artık daha da mutlu olabilirler çünkü görünüşe göre İngiltere ile zip, bus, roundabout’dan daha büyük bir ortak noktamız var: Kimlik bunalımı.

Londra İmparatorluk döneminden bu yana kendisini dünyanın merkezi olarak gören bir şehir.
Calcutta‘dan Bombay‘a, Lefke‘den Kingston‘a kadar uzanan bir coğrafyanın insanları bu şehre akın etti, onu bugünkü haline getirdi.

Şimdi ise aynı şehrin sokakları bu mirasın reddedildiği gösterinin sahnesine dönüşüyor.

İngiliz mizahı alaycı ve ironik olması ile ünlüdür, ama bu kez ironik olan şaka değil gerçeğin kendisi; emperyalizmin merkezi olan şehir, emperyalizmin sonucu olan çok kültürlülükten rahatsız.

Bu rahatsızlığın ilk ciddi göstergesi Nigel Farage’in yönettiği UKIP’in Avrupa Parlamentosu’na arka arkaya temsilci göndermesi, ilk ciddi sonucu ise Birleşik Krallığın Avrupa Birliği’nden ayrılmayı oyladığı Brexit referandumuydu.

Brexit sadece bir referandum sonucu değil; İngiliz toplumunun “kim olduğu” sorusuna verdiği kaygılı bir yanıttı.

Maalesef, toplumsal sorunların gerçek kaynaklarını okumakta başarısız bir sınıfın yanıtı.

Çoğunluğu işçi sınıfından gelen Brexit oylarının ardında onlarca yıldır süregelen bir yoksunlaşma hikayesi var.

Thatcher döneminden beri maden ocaklarının kapatılması, sosyal devletin sistemli olarak zayıflatılması, emek piyasasının prekarizasyonu, tüm bunlar işçi sınıfının politik ağırlığını dramatik biçimde azalttı.

Ne var ki bu sürecin faturası, onu yaratanlara değil aynı kaderi paylaşanlara kesildi. Sermayenin küreselleşmesi sonucu işlerini kaybedenler sermayeyi değil, aynı sokakta yaşadıkları ama kendilerine benzemeyen insanları sorumlu tuttu.

Polonya kökenli muslukçu, Bangladeşli garson, Nijeryalı temizlik görevlisi, hepsi daha kolay hedeflerdi.

Çünkü görünürdüler, ulaşılabilirdiler ve en önemlisi kendilerini savunamayacak kadar güçsüzdüler.

City’deki finansçılar, Sheffield’daki fabrikasını Çin’e taşıyan kapitalist ulaşılmaz mesafedeyken, kapı komşusu göçmen somut bir hedef sunuyordu.

Bugün yabancı karşıtlarının etrafında örgütlendiği “Take back control” sloganının altında yatan asıl mesele bu: Kontrolün kimden geri alınacağı.

Kontrolü kaybedenler onu ellerinden alanları değil, kendileri gibi kontrol sahibi olmayanları hedef alıyor.

Bu durum “yanlış sınıf bilincinin” klasik tezahürü, miting de bu yanlış okuyuşun artık organize bir siyasi güce dönüştüğünün kanıtı;

Ötekinden, yabancıdan, farklı olandan kontrolü geri almak. Bu söylem, üniversite eğitimi almış orta sınıftan, işsizlik korkusu yaşayan işçi sınıfına kadar geniş yelpazede karşılık buluyor.

Toplumsal kaygılar her zaman somut bir hedefe yöneltilmeye ihtiyaç duyar ve siyasi aktörler bu ihtiyacı karşılamakta gecikmezler.

Gecikmezler ama bunu yaparken de tarihin bütün akışını kendi ihtiyaçlarına göre manipüle ederler. Eh, o kadar kusur Baron kızında da olur artık.

Tarihin bir diğer ironisi de bir zamanlar dünyanın her köşesine gitmeyi hak olarak gören İmparatorluk’ta şimdi dünyanın her köşesinden gelen insanların tehdit olarak görülmesi.

Bu yaklaşım ne sürdürülebilir ne de mantıklı. Londra’nın geleceği, bu çelişkiyi nasıl çözeceğinde saklı. Bir anlamda dünyanın geri kalanının da.

Bu çelişki biraz da modern metropollerin ortak kaderi. Küreselleşme fırsatlar da yaratıyor, korkular da.
Londra’nın deneyimi bu gerilimi nasıl yönettiğimize dair kritik dersler barındırıyor.

Çünkü burada yaşanan sadece bir şehrin yerel meselesi değil; içinde olduğumuz tüm çağın kültürel çelişkileri.

Neyse ki Londra aynı zamanda direnişin de şehri. Karşı protestolarda yer alan gruplar kişi sayısı olarak daha az olsa da şehrin kozmopolit ruhunun tamamen ölmediğinin işareti.

Sivil toplumun örgütlenme kapasitesi, çok kültürlülüğü savunan sanat ve kültür hareketleri alternatif bir anlatı inşa etmeye devam ediyor.

Bir zamanlar London Bridge’den gün sonu kalkan trene binip evim saydığım Greenwich’e dönerken vagondaki her gün biraz daha az yabancı gelen diğer dilleri işitmeyi, yaşlı bir İngiliz centilmeninin yanında oturan Pakistanlı bir gencin elindeki kınayı görmeyi, yol boyunca Çin, Hint, Türk restorantlarının yanından geçecek olmayı severdim.

Bana herkesin her yerde, hep birlikte ilerleyebildiği bir yolculuğun parçası olduğumu hissettirirdi. Görünüşe göre herkes bu mutluluğu paylaşıyor değilmiş.

O tren doğru rotada ilerleyebilecek mi, yoksa rayından çıkıp duvara mı çarpacak, zaman gösterecek.













Başa dön tuşu