InstagramKöşe Yazarlarımız

Siyaset Biliminde “Hepsini Eşek Tepsin” Ekolü







Siyasetin kendi gücünü abartması öylesine uzun süredir süren bir yanlış ki artık bir gelenek haline geldi.

Sahne ışıkları siyasetin üstüne tutuluyor, dekoru kuran eller, toplumun elleri arka planda kayboluyor.

Oysa tarihin akışını belirleyen ne olursa olsun çoğu kez on binlerce eliyle toplumun ta kendisi. Toplumsal yapı, alışkanlıklar, gündelik temaslar, geçim yolları, eğitim pratikleri…

Bunlar değişmeden siyaset yeni bir rota çizemez, çünkü yukarıdan alınan kararlar zemindeki dokuya yaslanmadan yürüyemez.

Halbuki birkaç politik figür, bir takım bürokrat yerine sosyolojiyi öne alan bakış Kıbrıs’ta özellikle yaygınlık kazanmalıydı.

Burası haritada çizilen sınırların insan ilişkilerini tümüyle koparmaya çalıştığı ama buna rağmen bağların bütünüyle çözülemediği bir ülke.

Dostluk, ticaret, ortak meslek ağları, iki tarafa yayılan iş deneyimleri, sosyal medyada süren binlerce temas. Tüm bu akışlar siyaset ne kadar zorlasa da bölünmenin tam anlamıyla gerçekleşmesine izin vermedi.

2003’te geçiş kapıları açıldığında ortaya çıkan manzara bunun en açık kanıtıydı: Yüzbinlerce insan bir gecede karşı tarafa geçti, yıllardır bastırılmış olan merak ve ihtiyaç bir sel gibi aktı.

İnsanlar alışverişe, hastaneye, komşularını görmeye, iş aramaya gitti; ama en önemlisi araya çizilen kalın çizgilerin toplumsal dokuyu silemediğini gösterdi.

Geçiş noktalarındaki hareketlilik bu yüzden hâlâ bölünmenin reddi, bağları koruyan gündelik bir direnç biçimi.
1974 sonrasında kuzeyde kurulan siyasi düzen büyük ölçüde Ankara’nın müdahaleleriyle biçimlendi, evet.

Eğitim müfredatından bütçe planlamasına, medya politikalarından kamusal sembollere kadar pek çok alan, yerel toplumsal ihtiyaçlardan değil, dışarıdan gönderilen talimatlardan beslendi.

Kurulan kurumlar, atanan kadrolar, dağıtılan kaynaklar halkın gündelik hayatındaki ritme denk düşmedi.

Fakat insanlar bu direktiflere göre değil, kendi pratiklerine göre yaşamaya devam etti: Gençler müfredatta öğretilen ideolojik çerçeveyi ezberledi ama aynı anda yabancı dizi izledi, farklı müzikler dinledi, sosyal medyada sınır ötesi bağlar kurdu. Siyaset şemasını dayattıkça, sosyoloji kendi akışını sürdürdü.

Siyasetin topluma orantısız müdahalesi bu dengeyi bozma girişimi. Kıbrıs’ın kuzeyinde, bir zamanlar köy olan yerlerin kısa sürede kasabalaştırılması bu duruma örnek.

Değişen bir imar kanunu ile birkaç yıl içinde betonarme bloklarla dolan kıyı şeritleri yeni bir hayat vaat eder gibi görünebilirler, fakat köksüz, anlamsız, çirkindirler.

Sosyolojiyle birleşmediği için estetikten yoksun kalan inşaatlar hızla yükselseler de kimseye ait olamazlar, kimse de onları yurt olarak benimsemez.

Çarşısı olmayan siteler, meydanı olmayan kasabalar, komşuluk yerine otopark üreten düzenlemeler, siyasetin sosyolojiyi değil kâğıt üstündeki planı öncelediğinde nasıl çirkinlik ürettiğinin kanıtlar.

Siyasal iletişim çalışmaları da toplumsal ve siyasal olanın çatıştığı bir başka örnek. Siyasal iletişim özü itibarıyla siyasetçinin niyetini, planını, meramını topluma anlaşılır kılmak ve onu ikna etmek, onayını almak için vardır.

Bugün bu işlevin yerini imaj üretimine dayalı bir endüstri almış durumda. Danışmanların kurguladığı cümleler, stüdyo ışıkları altında hazırlanmış görseller, sosyal medyada dönen kısa videolar artık siyasetin ana malzemesi.

Bu dönüşüm, siyaseti toplumun nabzına daha yakın kılmak yerine ondan uzaklaştırdı. Çünkü kurulan her yapay sahne, gerçek hayatın diline, duygusuna ve ihtiyacına yabancı.

İletişimin ayarı kaçtığında siyasetçi kendi sesini yitiriyor; yerine sürekli cilalanan, ama içi boşalan bir figür çıkıyor.

Sentetik kahramanlar gibi parlatılan bu figürler, toplumla bağ kurmak yerine onun gözünde inandırıcılığını kaybediyor.

Böylece siyaset, topluma meram anlatma kabiliyetini kaybediyor; geriye sadece sahte bir gösteri kalıyor. Bu da en sonunda siyasetin değerini zayıflatıyor, çünkü toplumun gerçek sorunlarına dokunamayan her iletişim hamlesi, siyaseti daha sahte, güvenilmez hale getiriyor.

Halbuki gündelik hayatın küçük adımları büyük başlıkları sürükleyecek güçte. Ortak çevre sorunlarına karşı belediyeler arası iş birliği, yangın ve su krizlerinde teknik ekiplerin kurduğu temas, sağlıkta veri paylaşımı gibi ağlar, siyasal alanı toplumsal kılan faaliyetler.

Bunun yanında hayatın daha sıradan ayrıntıları da aynı etkiye sahip: Yağmur sonrası sokaklarda oluşan çukurların mahalleli tarafından kendi imkânlarıyla kapatılması, çöp konteynerleri taştığında apartman sakinlerinin sırayla temizlik yapması, sabah işe yetişmeye çalışanların kavşakta korna sesleriyle istemeden aynı ritmi tutturması.

Bu küçük eylemler siyasetin yüksek perdeli sözlerinden daha toplumsal.

Sosyolojiyi siyasetin üstüne koymak, romantik bir toplumculuk değil. Gücün nereden beslendiğini, hangi damarlardan aktığını, hangi yollardan zayıfladığını görmek demek.

Siyaset bu haritayı okuyabildiği ölçüde kalıcılaşır. Okuyamazsa belki manşet olur, ama ertesi gün unutulur.

Neticede ada rüzgârı adalılardan daha asi, kimsenin buyruğunu dinlemiyor; bayrakları da savurur, ilan panosundaki seçim afişini de.

Rüzgârda çırpınan nutuklar kulağa güçlü gelir ama ertesi gün gazete sayfasında sararmış bir haber küpürü kadar değersizleşir.

Hayatın gerçek sesi kürsüden değil, sokaktan gelir. Sabah geçiş kuyruğunda bekleyen, akşam elektriği kesildiğinde mum arayan insanlardan.

En cafcaflı nutuk elektrik kesildiğinde, birkaç dakika karanlıkta kaldığında küçülür; geriye yalnızca gündelik hayat kalır.

Karpaz’ın bölgenin mülkiyeti kimdeymiş iplemeden var olan eşekleri, Lefke’nin sivil, askeri bölge dinlemeden dağları mesken tutan muflonu gibi. İnatçı, anlamlı, gerçek.















Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu