InstagramKöşe Yazarlarımız

Kuzey Kıbrıs Çelişki Cumhuriyeti







Zaten biliyorduk, bir daha hatırladık: Türkiye’nin halk iradesine müdahalesi bir istisna değil, sistemin işleyiş biçimi.

Sandığa uzanan el, yalnızca bir aday lehine propaganda yapmakla kalmıyor; Kıbrıslı Türklerin iradesini de değersizleştiriyor.

Buradaki asıl mesele, tek tek olayların ötesinde duran bir yapısal çelişki. Ankara’nın söylediğiyle yaptığı arasındaki uçurum, bu ilişkinin özünü ele verir nitelikte. Söylemde “bağımsızlık” vurgulanır; her fırsatta “bağımsız Türk devleti” denir.

Ama pratikte, bu bağımsızlık, Ankara’dan gelen talimatlara göre çizilen bir yol haritasına indirgenir.

Bağımsızlık, kendi ayakları üzerinde durmak değil, başkasının gölgesinde onun çizdiği sınırlarda yaşamak anlamına gelir.

Söylemde “egemenlik” tekrarlanır; “Kıbrıs Türk halkı kendi iradesiyle yolunu çizer” denir.

Ama gerçek hayatta egemenlik dediğimiz şey, Ankara’da kurulan masalarda alınan kararların Lefkoşa’da uygulanmasına dönüşür.

Hangi adımın atılacağı, hangi projenin yürütüleceği, hangi siyasi çizginin benimseneceği çoğu zaman Kıbrıslı Türklerin iradesiyle değil, Ankara’nın ihtiyaçlarıyla belirlenir.

Söylemde “devlet” ifadesi öne çıkar; bayrak, marş, törenler, sürekli yinelenen “biz bir devletiz” vurgusu. Ama devlet olmanın en temel koşulu olan seçimlerin serbestliği bile tanınmaz.

Seçim dönemlerinde sahaya inen heyetler, mitinglerde verilen talimatlar, sandığın meşruiyetini ortadan kaldırır. Devlet söylemi, devletin asgari onurunu bile koruyamaz.

Söylemde “halk” denir; “bu halk kendi geleceğini belirleyecek” sözleri söylenir. Fakat halk, her kritik anda devre dışı bırakılır.

İrade, sandıkta değil, dışarıdan gelen müdahalelerde şekillenir. Halkın adı ağızdan düşmez ama pratikte halk edilgen, pasif ve yönlendirilen bir kalabalığa indirgenir.

Kısacası, söylenen her şeyin karşısında onun tam tersi yaşanır. Bağımsızlık, bağımlılığın örtüsü olur. Egemenlik, vesayetin adı haline gelir. Devlet, bir vitrin dekoruna indirgenir.

Halk ise kendi iradesini kullanamayan bir figüran konumuna düşürülür. Yıllardır aynı yöntem işliyor.

Federasyon korku siyasetiyle lanetlendi, “azınlık olacağız” cümlesi bıkmadan tekrarlandı.

Tanınma masalı anlatıldı, olmayacağı biline biline bu yalan tekrarlandı.

İki devlet” sloganı sanki yeni bir şey söyleniyormuş gibi, sürekli tekrarlanıyor.

Fakat o ikinci devlete devlet gibi davranılmıyor. Kendi kurumlarına saygı gösterilmiyor, kendi seçim sürecine müdahale ediliyor, kendi halkının iradesi hiçe sayılıyor.

Bir yapıya devlet muamelesi yapmayanların, başkalarının bunu devlet olarak kabul etmesini beklemesi ya kör bir çelişki, ya da söyleyenin bile inanmadığı boş bir yalan.

Kıbrıslı Türkleri bir halk olarak görmeyenler, onlara kendi kaderini tayin etme hakkını tanımayanlar, bu halkın uluslararası alanda ciddiye alınmasını nasıl talep edebilir?

Seçimlerine el uzatılan, iradesi sürekli yönlendirilen bir topluluğu “halk” olarak adlandırmak sahici olmadığı gibi, onun adına dünyadan tanınma istemenin bir anlamı olabilir mi. Kendi içinde halk olma vasfını reddeden bir bakış, dışarıya dönüp “bizi tanıyın” diyebilir mi?

Ortada kalan çıplak gerçek bu; Türkiye, ne KKTC’ye devlet olarak saygı duyuyor ne de Kıbrıslı Türkleri bir halk olarak kabul ediyor. Bunu en açık biçimde seçimlere yapılan müdahalelerde görüyoruz. Fakat daha vahim olanı, “KKTC’yi yaşatacağız” diye nutuk atanların bu saygısızlıktan zerre kadar rahatsız olmaması.

Çünkü biliyorlar: KKTC’nin gerçek anlamı tam da bu müdahaleleri normalleştirmekten ibaret. “Devletiz” derken kastettikleri, halkın kendi iradesiyle kurduğu bir düzen değil, Ankara’dan gelen talimatları meşrulaştıracak bir aparat.

Bu yüzden Ankara’nın seçimlere el atması onların gündelik siyasetinde bir problem değil. Aksine, oyunun kuralı. KKTC, bu haliyle, halkın iradesini değil, müdahaleyi kurumsallaştıran bir yapı. KKTC’yi “yaşatmak” iddiasındaki bu kesimler, aslında kendi varlıklarının teminatı için bu çelişkilere muhtaç.

Ankara’nın gölgesinden çıkarlarsa siyasal varlıklarını sürdüremeyeceklerini biliyorlar. Bu nedenle seçimlere müdahale edilmesi, tanınma masallarının boşa çıkması, iki devlet sloganının kofluğu onlar açısından bir utanç değil, sıradan, gündelik politika.

Sonuçta KKTC, onlar için ne halkın iradesinin somut ifadesi ne de bağımsızlığın kurumsal zemini. KKTC, müdahalelerin sürekli kılındığı bir düzenin adı.

Bu gerçeğin üzerini örtmek için yıllarca masallar anlatıldı. Kimi zaman federasyon şeytanlaştırıldı, kimi zaman tanınma kapıda denildi. Her defasında yeni bir vaat, yeni bir slogan devreye sokuldu ama hepsi tükendi.

Kelimeler çürüdü, vaatler boşaldı, sloganlar kendi kendini imha etti. Geriye yalnızca çıplak bir gerçek kaldı: Kıbrıslı Türklerin kendi iradesine sahip çıkma zorunluluğu.

Çünkü mesele sandık başına gidip oy vermekten ibaret değil. Mesele, bir halkın var olup olmadığını belirleyen esas sınav.

Eğer irade sürekli gasp ediliyorsa, halk kendi varlığını kaybetmeye başlar. Eğer onur sürekli çiğneniyorsa, devlet denilen şey kâğıt üzerinde var olur ama içi boş bir dekora dönüşür.

O yüzden Kıbrıslı Türklerin önünde duran soru net: Toplum kendi iradesini savunacak mı, yoksa başkalarının iradesini kabullenip edilgen bir topluluk olarak mı kalacak?

Bu seçim, sandıktan çıkacak sonuçla değil, halkın kendi öznesine sahip çıkma cesaretiyle anlam kazanacak.

Çünkü mesele yalnızca kim cumhurbaşkanı olacak sorusu değil; mesele, bu halkın kendi onurunu koruyup koruyamayacağı.













Başa dön tuşu