InstagramKöşe Yazarlarımız

Sürecin İçi Eğer Boşalmışsa







Seçime az kaldı; herkes bir şey söylüyor, hepimiz bıktık.

Ne olacaksa olsun artık” duygusu sağdan da soldan da güçlü. Ama bu yorgunluk, yaklaşan seçimin önemini gölgeleyemiyor; seçim üstüne düşünmek ve konuşmak zorundayız.

Yine de “ne diyor bu adam” diye merak edip okumaya üşenenler için bir not: İsterseniz arayı atlayıp doğrudan son paragrafa geçin.

Siyasette öncelikler ve bu öncelikler arasında hiyerarşik bir düzen var.

Bölgesel jeopolitik dengeler, büyük güçlerin çıkarları, stratejik hesapları kuşkusuz bu hiyerarşinin tepesinde duruyor.

Küçük toplumların kaderi çoğu zaman bu dengelerin mütevazi bir dipnotu olmaktan öteye geçemiyor. Bunu yadsımak gerçekçi olmaz.

Ama bu gerçeğin kabulü, başka bir gerçeği görünmez kılmamalı: Toplumsal süreçlerin de kendi dinamikleri var ve bu dinamikler, jeopolitik koşullar tarafından sınırlandırılsalar da, bunlara indirgenemeyecek kadar önemli.

Bizim buralarda çok sık anmadığımız, halbuki dilimizden düşmemesi gereken bir kavram, hegemonya kavramı ve Antonio Gramsci‘nin hapishane defterlerinde işlediği “hegemonya” tarifi burada aydınlatıcı.

Gramsci, iktidarın yalnızca zorla değil, “rıza üretimi” yoluyla da kurulduğuna inanıyordu.

Bir toplum kendi rızasını üretme kapasitesini kaybettiğinde, yani kendi liderini eleştirebilme, hesap sorabilme pratiğini yaşayamadığında, hegemonya içselleşir ve muhalefet kültürü körleşir” dedi.

Hak mücadelesi sadece sokakta değil, sadece sandıkta da değil, her ikisinde de verilmelidir. Kendi seçtiğiniz lidere “sen bize hizmet etmiyorsun” diyebilmek, başka yerden atanan birine bunu söyleyebilmekten çok daha güçlü bir siyasal öznellik inşa eder.

Kitlelerin ve bireylerin güçsüz kaldığı bu alanda, kusursuz bir liderlik arayışı, bu baştan aşağı kusurlu siyasal alanın panzehiri olarak görülüyor.

Oysa kusurlu da olsa ortak yanlarımız olan bir lideri seçip ardından eleştirmek, toplumun kendi siyasal alanına sahip çıkma gayretinin bir parçası olamaz mı?

Erhürman’ın benimsediği çizgi, paydaşlarla sürekli ve düşük gerilimli iletişimi önceleyen bir “makuliyet siyaseti

Kimlik çatışmalarını büyütmeden ilerlemek isteği anlaşılır bir istek.

Ancak bu yaklaşımın karşısındaki muhatap, farklı fikri bir saldırı veya sadakatsizlik sayan gayrimakul bir tutumla hareket ediyorsa, sadece uyumlu bir dille hak talep etmek “çekişme eşiğini” hiç aşamadan konuşmak anlamına gelir.

Haklar ise çoğu zaman müzakere-çatışma bileşiminin içinde görünür hâle gelir ve kazanılır.

Çekişmeden sistematik kaçınma, kısa vadede iletişim kanallarını açık tutabilir; fakat statükonun ataleti karşısında dönüştürücü etki üretme kapasitesi oluşamaz.

Sonuçta ortaya çıkan şey “düzenin yeniden üretimi” değildir belki; ama düzeni dönüştürmesi beklenen etkinin sürekli ihtiyaç altında kalmasıdır.

Başka deyişle, gerilimi ilkesel ve ölçülü biçimde göze almayan bir strateji rıza üretir ama eşik aşırmaz; değişim, sembolik jestlerle sınırlanır.

Diğer yandan Ersin Tatar‘ın bir stratejisi yok.

Strateji, var olmayı gerektirir; Tatar, yok. Bir duruşu, kişiliği, siyasal çizgisi yok.

O Türkiye için kullanışlı bir aparat. İşlevi belirlenmiş, sınırları çizilmiş. Onun politikası diye bir şey değil Ankara’nın bölgesel hesaplarının yerel tezahürü var.

Aparatlar kötü ya da iyi olamazlar, işlevseldirler ya da değildirler. Tatar işlevsel. Ama işlevselliği, kendi toplumunun değil, kendisini oraya yerleştiren gücün çıkarlarıyla ölçülüyor.

Sorulması gereken şu: Süreç içi boşalmışsa, dışarıda durmak mı gerekir? Cevap: Hayır. Çünkü gerekçe “umut” değil, sorumluluk.

Artık yapılacak bir şey kalmadı” demek, kısa süreli bir rahatlık sağlar; bu rahatlık, eyleme geçme yükünü omuzdan indirir. Ama tam da bu nedenle tehlikelidir: kenara çekilmek, niyet etmesek de, mevcut düzenin olduğu gibi sürmesine fiilen onay vermek anlamına gelir.

Sürece dahil olmak, her adımı onaylamak değildir. Tam tersine, seçici, şartlı ve denetleyici bir katılımı gerektirir: yanlışları kayda geçirmek, küçük de olsa yön değişiklikleri zorlamak, hesap sormak, bilgi talep etmek, temsil iddiasını sınamak. Kısacası demokrasinin imkanlarını zorlamak!

Dışarıda durmak statükonun maliyetini düşürür; içeride ve çevresinde kalmak ise statükonun konforunu bozar. Bu yüzden mesele “iyimserlik” değil; toplumsal sorumluluk: etkimiz sınırlı olsa da, etkisizliğin sonuçlarına ortak olmamak.

Bu nedenle gerekli olan sürece sahip çıkmak, sokakta, sandıkta. Anlamlı bir hedef uğruna yaşanan başarısızlığın bile bir değeri olduğunu, başarının tek bir denemede gelmeyeceğini bilmek.

Toplumsal süreçlerden soyutlanmak, yalnızca o süreçlerin bozulmasına izin vermek değil, toplumsal varlığımızı da yitirmek demek.

Bir topluluk kendi hikayesini anlatmayı, gerçekliğini savunmayı bıraktığında, geride yurt değil toprak olur. Başkalarının kullanımına açık boş bir alan, bir yurt değil, sürekli el değiştiren bir arsa.

Seçim bu yüzden önemli; toplumun kendi ayakları üzerinde durabilme mücadelesinin tamamı değil, ama bir parçası olduğu için. Erhürman’ın stratejilerini eleştirebiliriz.

Ama onun başkasına değil, bu topluma hesap verecek ahlaka sahip bir siyasetçi olduğunu, federasyon hedefinin tek anlamlı hedef olduğunu unutmamalıyız.

Özetle:

Erhürman; eksikleriyle bizim.

Tatar; eksiksizce Ankara’nın.

İrade göstermeyi vaat edeni mi seçeceğiz, itaat etmeyi vaat edeni mi?

Seçim bu kadar net, seçmek bu kadar kolay, bu kadar gerekli. Tabii amacımız hastayı öldürüp kurtarmak değil, yaşatıp iyileştirmekse.













Başa dön tuşu