InstagramKöşe Yazarlarımız

Hafıza ve Sonrası







Hiç, bir kaybın eşiyle ya da çocuğuyla konuştunuz mu?

Onların yüzündeki her şeye ikna olmuş ama hiçbir şeyi kabullenememiş o bakışı ya da demeçlerin, raporların, söylemlerin, bütün o ulusal anlatıların, haklılık iddialarınn, bütün o laf kalabalığının onların suskunluğu karşısında nasıl unufak olup havaya dağıldığını, anlamsızlaştığını gördünüz mü?

Avrupa Parlamentosu‘nun 2026 bütçe görüşmelerinde, DISY milletvekili Michalis Hadjipantela tarafından sunulan bir teklif geçtiğimiz günlerde kabul edildi: Brüksel‘deki parlamento binası içinde, 1974’teki Kıbrıslı Rum kayıplarının anısına bir anıt ya da hatıra köşesi oluşturulması.

Karar, yalnızca bir toplumun mağdurlarına adanmış olması nedeniyle hem Kıbrıslı Türk siyasi aktörlerin hem de bazı Kıbrıslı Rum temsilcilerin eleştirisine maruz kaldı.

Oysa aynı Parlamento, 2008’de Kayıp Şahıslar Komitesi için aldığı kararlarda iki toplumu da kapsayan bir dil kullanmış, 2016’da ise CMP‘nin Brüksel‘deki sergisinde toplumlar-üstü bir tutum sergilemişti. Bu tarihsel tutarlılık, artık kaybolmuş görünüyor.

Kıbrıs’ta ilk kurşunların patlamasının üzerinden yarım yüzyıldan fazla zaman geçti. Bu kurşunların hedefleri yarım yüzyıldan fazla belki bir incir ağacının köklerinde, belki sapsarı bir ovanın derinlerinde, belki kurumuş bir su kuyusunun dibinde, belki de bir çocuk parkının zemininde saklı kaldı.

Yarım yüzyıldan fazla, toprağın altındaki bedenler toprağa karıştı, fidan verdi, yeşerdi, kurudu, yeniden toğrağa düştü.

Ama toprağın üstünde yaşayanların hafızası dönüşmüyor, aksine katılaşıyor, keskinleşiyor, ideolojik sınırlar içinde donuyor. 1974’te de kaybolan insanlar vardı, 1963’te de.

Hangi kayıp daha meşru, hangi acı daha öncelikli, hangi ölüm daha çok acıtıyor?

Bu soruları sormak hiçbir zaman kolay olmadı, bugün bunca yıldan sonra hala sormak ayıp bile sayılmalı ama Avrupa Parlamentosu’ndaki bu girişim yasın da zamanla siyasete karıştığını, hafızanın bir silah olarak kullanıldığını gösteriyor.

Teklifi savunanlar değerli kavramlara sığınıyor: Hafıza, tarihsel hakikat, farkındalık. İyi niyetli olduklarını varsayalım.

Fakat o iyi niyet, siyasetin soğuk mermerinde biçim değiştiriyor; kayıplar uluslara bölünüyor, acı kimliklere ayrılıyor, ölümün evrensel anlamı yavaşça siliniyor.

Kıbrıs’ta yaşanan bir halkın değil, bir insanlığın trajedisiydi. İki toplum da kaybetti, ikisi de hâlâ bekliyor, ikisinin de elleri aynı boşluğa uzanıyor.

O hâlde neden anma tek sesli? Neden ortak yas, bizi birbirimize yaklaştıracağı yerde yeniden ayırıyor? Şair T. S. Eliot’un’un dediği gibi; “ölümün bu kadar çok insanı çözebileceğini düşünmemiştim

Tepkiler yükselirken Kıbrıs’ın iki toplumlu gerçeği, Brüksel’in parlak salonlarında tek bir sese indirgenince dışarıda kalanların sessizliği ağırlaşıyor.

Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın sözleri, “adada Kıbrıslı Türkler yokmuş gibi davranmanın acı örneklerinden biri”, yalnızca politik bir tepki değil, görünmez kılınmanın sürekliliğini, hatırlamanın bile ayrıcalığa dönüştüğü bir düzeni işaret eden bir hakikat.

Bir diğer anlamlı çıkış da, eski Avrupa Parlamentosu üyesi Niyazi Kızılyürek’e ait. Parlamento Başkanı Roberta Metsola’ya yazdığı satırlarda, anıtın “uzlaşmaya katkı sağlamayacağını” belirtiyor.

Cümle diplomatik görünse de altındaki sızı açık. Avrupa, barışın dilini kurmaya çalışırken bile tarafsızlığını yitiriyor. Bir anıt fikri yalnızca taş ya da bronzdan ibaret değil; hangi hikâyelerin anlatılacağına, hangilerinin sessiz bırakılacağına dair bir seçimdir aynı zamanda.

Neyse ki AKEL milletvekili Giorgos Georgiou’nun çağrısı her iki toplumun kayıplarını birlikte onurlandıracak bir ortak anıt önererek başka bir sesin her iki toplumda da hala var olduğunu hatırlatıyor. Bu öneri yalnızca bir jest değil, hafızanın nasıl kurulması gerektiğine dair net, ahlaklı bir tavır.

Gerçek barış, kimin daha çok acı çektiğiyle değil, acının birlikte taşınıp taşınamadığıyla ölçülür. Kıbrıs’ın geleceği de aynı kaybın etrafında susmayı değil birlikte hatırlamayı öğrenmekte. Neyse ki yanlışın hangi tarafında kalırsak kalalım ona tepki duyarak da olsa aynı vicdani sezgide birleşiyoruz.

Anıtların tarihi onların nasıl kullanıldığıyla en az ne anlattığı kadar önemli. İnsanlık tarihindeki en kanlı savaşlardan birine ev sahipliği yapan Berlin’deki Stolpersteine adlı küçük pirinç plakalar anma kültürünün en sade ama en güçlü örneklerinden biri.

Almanca “tökezleme taşları” anlamına gelen bu kare biçimli levhalar Nazi döneminde hayatını kaybeden insanların yaşadıkları evlerin önüne yerleştiriliyor.

Her birinde bir isim, bir doğum tarihi, bir sürgün tarihi ve çoğu zaman bir ölüm yeri yazıyor: “Burada yaşadı… buradan götürüldü… burada öldü

Bu taşlar bir anıttan çok, gündelik hayatın içine serpiştirilmiş birer hatırlatıcı. Kaldırımların üzerine yerleştirildikleri için insanlar yürürken onlara istemeden de olsa bakıyor, hafifçe tökezliyor, duruyor.

Anma böylece bir müze sessizliğinden çıkıp sokakta, sıradan bir günde, bir adımın içinde gerçekleşiyor. “Yürüdüğünüz yolda bir hayat son buldu…” İleride o yollara başka taşlar eklenmemesi için kaybın ağırlığı hatırlanıyor.

Şimdi Brüksel’de dikilecek anıt, Avrupa’nın Kıbrıs’a bakışının bir testi. Hangi hayatların anıldığı kadar, hangi hayatların susturulduğu da önemli.

Bugün tek taraflı bir anıtla pekiştirilen ayrım, yarın daha derin çatlaklara yol açabilir. Artık ölüm de mi bir ayrılık zemini olacak? Acı da mı uluslara bölünecek? Kayıp olmak bile mi kimlik meselesi haline gelecek?

Aslında Kıbrıs’ta boşluğun ortasında yükselen her ağaç, her su kuyusu, her rüzgâr izi bir anıttır. Ne isim taşır ne tarih; ama toprağın altında kalanları bilir.

Bir incir ağacının kökleri bazen bir kemik parçasına dokunur, bazen bir kuyuya düşen ses, yıllardır yankısını sürdürür. Bu sessiz tanıklar, siyasetin bütün gösterişli kelimelerinden daha derin bir hafızaya sahiptir.

Ne ulus adına konuşurlar ne de kimlik bildirirler; sadece yaşanmışlığı taşırlar. Onlar, barışın nasıl bir sessizlikten doğabileceğini bilen tek tanıklardır.

Bu yüzden Avrupa Parlamentosu’nun Brüksel’de dikmeyi planladığı anıt, bu toprağın hafızasının yanında eksik, yapay kalmaya mahkûm. Çünkü acıyı tanımak ve dile getirmek yerine, onu biçimlendirmeye çalışıyor.

Olur da Avrupa Parlamentosu bir gün “Avrupa Birliği değerlerini” hatırlamak isterse, gelip susuz adamızdaki sarı boşluklarının ortasında inatla yeşeren ağaçların dallarına bakabilir.

O dallar, Jean Monnet’nin “Avrupa krizlerle değil, onlara verdiğimiz yanıtlarla inşa edilecektir” sözünü hatırlacak değere ve anlama sahip.

O değerler belli ki bizim kayıplarımızla birlikte, aynı toprağın derinlerinde uykuda.

Peki, o değerler yeniden hatırlandığında, Avrupa kendi hatasını hatırlayacak cesareti gösterebilecek mi?















Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu