InstagramKöşe Yazarlarımız

Köprüden Geçemedim







2012’deki sel gecesi Lefkoşa Göçmenköy‘de bir köprünün tam ortasında, Venedik yapımı köprüde mahsur kalmış, yan taraftaki diğer köprüyü izliyordum.

Biri taştı, Venediklilerin yüzyıllar önce diktiği o köprü. Yağmurun altında dimdik ayaktaydı, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Yanı başındaki KKTC yapımı 15-20 yıllık modern betonarme köprü ise çoktan çökmüştü.

Suyun içinde parçalar görünüyordu, betondan kırıntılar. Sel onları kendi hızıyla sürüklüyor, alıp götürüyordu. Venedik köprüsünün üstünde öylece durdum.

Suyun diğer köprüden koparıp götürdüğü parçaları izledim. Her kopan beton kütlesi geçip giderken ayaklarımın altındaki taşların sağlamlığını daha çok hissettim.

Birinin zamana direncini, diğerinin ilk darbede dağılmasını. Sel sonunda yatıştı. Sokaklar kurudu, hayat normale döndü. Ama o görüntü aklımda kaldı.

Bugün itibariyle kırk iki yıldır aynı manzarayı siyasette de izliyoruz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adıyla anılan yapının ilanının kırk ikinci yılı yine sloganların ve abartılı duygusal vurguların eşlik ettiği bir ritüelle anılacak.

Çünkü bütün bu yorucu laf kalabalıkları, alçaktan uçan savaş uçakları, sokaklardan geçen tanklar, ağlayarak şiir okutulan ilkokul çocukları günün sonunda sorulması gereken soruları örtmek için kullanılan törensel bir sis perdesinden ibaret.

Her yıl dönümünde bir kez daha KKTC’nin bizi uluslararası alanda nasıl kilitlediği ya da toplumsal yaşamı nasıl tükettiğiyle yüzleşmek yerine duygusal söylemlere sığınıldığını izlemeye mecbur bırakılıyoruz.

14 Kasım 1983 gecesi, dönemin Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı Rauf Denktaş, meclisteki 40 milletvekilini cumhurbaşkanlığında yemeğe davet etti. Türkiye’den beklediği “kripto“nun gelmesinin ardından tarihi kararı açıkladı.

Tereddüt edenlere “gidip büyükelçiliğe sorun” derken, hayır diyenlerin yeni dönemde mecliste yeri olmayacağı mesajını verdi. Ertesi sabah saat 09:00’da meclis, KKTC’nin kuruluşunu oy birliğiyle onayladı.

Avukat Fuat Veziroğlu‘nun kaleme aldığı Bağımsızlık Bildirgesi, Türkiye‘nin yolladığı akademisyen ve siyasetçi Turhan Feyzioğlu tarafından büyük ölçüde değiştirilerek son halini almıştı.

Feyzioğlu, 12 Eylül darbesinden sonra siyasetten çekilmiş, anti-komünist ve sağ Kemalist bir çizginin temsilcisi olarak bilinen biriydi. KKTC’nin kuruluşuna zemin hazırlayan dönemde Türkiye’deki askeri vesayetçi zihniyetin etkisini yansıtan bir detay.

O günden bu yana KKTC, kurucusu Rauf Denktaş’ın 1975’te kurduğu Ulusal Birlik Partisi‘nin (UBP) hegemonyasıyla şekillendi.

UBP, kendini “Türk Mukavemet Teşkilatı’nın siyasal ifadesi” olarak tanımlayan, milliyetçi ve konjonkture göre zaman zaman Kemalist, zaman zaman muhafazakar bir parti. Kuruluşundan 2003’e kadar, 1994-96 arası kısa bir dönem hariç kesintisiz iktidarda kaldı.

Bu hegemonya döneminde muhalif seslerin bastırılması, devlet kademelerinin parti militanlarıyla doldurulması, eğitim sisteminin ideolojik aşılama aracına dönüştürülmesi sistematik hale geldi.

Bugün artık kurucusu olmakla iddia ettiği yapıyla aynı karakteristik özellikleri birebir taşıyor; yönetilemiyor, sorunlarını aşamıyor, inandırıcı değil ve bu ülkenin dışında bir otoriteden, Türkiye’den destek almadan yaşayamıyor.

Bu benzeşme yüzünden de bu partinin yaşadığı her kriz bize aslında toplum olarak ne yaşadığımızı hatırlatıyor.

KKTC’nin pek çok sorunu var, ama varlığıyla ilgili en temel sorun Kıbrıs meselesinin karmaşıklığını basit milliyetçi açıklamalara indirgemesi.

Bazı temel, yorum kaldırmayan gerçekliklerle yüzleşmek yerine onları yüksek sesle bastırmayı çözüm sanan bir zihniyet inşa edildi. Kendi içine kapanmış, dışarıya karşı sürekli savunma refleksiyle konuşan bu yapı uzun vadede sürdürülebilir bir başarı hikayesi doğuramazdı ve doğurmadı da.

Çünkü herhangi bir sistemin dayanıklılığı, bağırgan bir siyasi iradenin tonundan değil, içsel tutarlılıktan, hukuksal ve kurumsal güvenilirlikten, bunların birbirini taşımasından gelir, tıpkı o Venedik köprüsündeki taşlar gibi.

Bu içsel tutarlılık buralarda hiç oluşmadığı gibi siyasi çıkarların aceleciliğine göre şekillenen bir yönelim ağırlık kazandı.

Nitelik yerine görüntü, ciddiyet yerine tepkisellik, rasyonalite yerine içe kapanık bir romantik hamaset. Dünya sahnesine çıkma hedefinden söz edip, çağdaş dünyanın mecbur kıldığı hukuk ve insan hakları ilkelerini “içişlerimize karışılmaz” ezberiyle reddetmek de aynı çelişkili mimarinin bir parçası.

Bu çelişkilerle dolu duruş, yıllar içinde bizi dünyayla bütünleşmeye hazır bir toplumdan çok, alışkanlıklarının ağırlığını çantasında taşıyan ama hiçbir gümrükten geçemeyen bir yolcuya dönüştürdü.

Bugün KKTC’nin devamını en gürültülü şekilde savunanlar, aynı zamanda yapının çelişkilerini en çok büyütenlerin de temsilcileri.

Mevcut “dışişleri bakanıTahsin Ertuğruloğlu, “iki devletli çözüm” söylemiyle federasyon kapısını tamamen kapandığını savunmakta ısrar ederken, aslında yıllardır masada duran ve BM Güvenlik Konseyi’nin açıkça teyit ettiği parametreleri reddeden bir çizgiyi tekrar ediyor.

Türkiye dışında hiçbir devletin böyle bir tanıma yapmayacağını, Türkiye’nin de bu tanımanın gereklerini yerine getiremeyeceğini; uluslararası toplumun da 1964’ten beri Kıbrıs Cumhuriyeti’ni adanın tek meşru devleti olarak kabul eden kararlarından geri adım atmaya niyetli olmadığını bildiği halde bu retoriği sürdürüyor.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın BM kürsüsünden dört kez “KKTC’yi tanıyın” çağrısı yapması ve dört kez kimsenin oralı olmaması da bu gerçeği değiştirmiyor.

Dünyadaki küresel sistemin hiçbir asgari koşulunu kabul etmeyen ama dünyadan kendi varlığının kabul edilmesini bekleyen anlam yoksunu bir ısrar.

Kırk iki yıldır aynı modeli sürdürmenin, gerçeklikle temasını çoktan yitirmiş bir ısrarın sonuçlarını daha da görünür kılmaktan başka bir işlevi olduğuna gerçekten hâlâ inanan var mı? KKTC’nin yapısal sorunları sadece dışarıdan birilerinin “izin” verip vermemesiyle, “tanıyıp tanımamasıyla” ya da “onaylayıp onaylamamasıyla” açıklanamayacak kadar içsel, kendine ait.

Sorun, bizzat yapının kuruluşuna gömülü olan teşhisin hatalı olması. Yanlış bir teşhise dayalı sistemler, ister devlet düzeni olsun ister bir toplumsal organizasyon başlangıçtaki hatayı taşıdıkları sürece kendi ağırlıkları altında çökerler.

Zamana direnemezler çünkü onları ayakta tutacak organik bir mecra, genişleyen bir hukuk, kendi kendini onarabilen bir kurumsal zemin yoktur.

Başlangıçtaki yanlış teşhis yani kendini yalnızca bir “güvenlik krizinin alternatifi” olarak tanımlamak ve bunun üzerine bir varlık iddiası inşa etmek günün sonunda KKTC’yi savunanları bu “tehditin” devam ettiğini, birilerinin bizi yok etmek için sürekli pusuda beklediğini savunmaktan başka pozisyon alamaz, ilerleyemez hale getirdi.

Bu tükenişi anlamak için benzetmelere bile gerek yok aslında; hukuksal ve siyasal gerçeklerin kendisi yeterince açıklayıcı.

Dünyanın hiçbir yerinde, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin açık kararlarıyla çerçevesi çizilmiş bir statünün dışında, tek taraflı ilan edilmiş bir yapının tanınması mümkün değildir. BM Güvenlik Konseyi 18 Kasım 1983’te aldığı 541 sayılı kararla KKTC’nin ilanını kınadı.

13 Mayıs 1984’teki 550 sayılı kararla da tüm ülkelere “ayrılıkçı” bir oluşum olarak KKTC’yi tanımamalarını çağırdı.

Uluslararası hukuk, bu konuda yoruma izin vermeyecek kadar nettir: Devlet olmanın koşulları, yalnızca iç iradeye veya yerel bir siyasi söyleme dayanmaz; egemenlik iddiasının kabul edilebilir olması, meşruiyetin ortaklaşa tanındığı bir uluslararası çatıya bağlıdır. Aynı şekilde, siyasal düzenin işleyişi de tek başına “biz istedik oldu” diyerek sürdürülemez.

Bu yüzden KKTC’nin tanınmasının neden hukuken ve siyaseten mümkün olmadığını görmek istemeyenlerin, çözüm siyasetini hâlâ “hayal kurmak” diye küçümsemesi artık şaşırtıcı değil, sadece komik.

Gerçek dışı olan, geleceğe dair bir uzlaşma zemini aramak değil; kırk iki yıldır uluslararası hukuk tarafından geçersiz sayılan bir modeli, salt siyasi iradeyle ayakta tutabileceğini sanan ısrarda ısrar etmek.

Çelişki, çözümü düşünenlerde değil; dünyanın geri kalanının üzerinde mutabık kaldığı hukuki çerçeveyi yok sayarak bir varlık iddiası üretmeye çalışanlarda.

Ekonomik tablo da doğal olarak bu hukuksal ve siyasal çıkmazın doğal uzantısı. Üretim kapasitesini geliştiremeyen, planlamayı siyasi takvimlere göre yapan (dolayısıyla da yapamayan) ve dış kaynağı kalıcı bir destek sanan bir ekonominin direnç göstermesi mümkün değil.

Ekonomi “yarın uçaklar Ercan’a iniyor, dünyayla iyi ilişkiler kurduk mesela KKTC Dışişleri Bakanı sokaktan geçerken Polonya Dışişleri Bakanı ona el salladı, laf aramızda Azerbaycan da KKTC’yi tanıdı tanıyacak” gibi siyasi ihtiyaçlarla üretilen uydurmaların estirdiği yalan rüzgarlarla değil, kendi iç dinamikleriyle ayakta durur.

Bu yapı ise o dinamikleri yıllardır erozyona uğrattığı için, en ufak dalgalanma bile sistemi zorluyor.

Özetle, bugün karşı karşıya olduğumuz tükeniş, sadece dış müdahalelerin değil o müdahaleler kadar, bu yapının kendi iç mantığının doğal bir sonucu.

Taşıyıcı kolonları zamanla incelmiş bir bina gibi, sadece dış baskılardan değil, içten içe birikmiş zayıflıklardan gelen bir çöküş. Bir şey yanlış temelde kurulmuşsa, onu yıkmak için kendi ağırlığı yeter. Bize toplum olarak yaşatılan, yaşadığımız da bu.

Muhtemelen bu yüzden o sel gecesi sürekli aklıma geliyor. Kırk iki yıldır sürdürülen bu yapay düzen de aynı akıbetle yüz yüze. Bugün, artık bu gerçeği soğukkanlılıkla kabul etmemenin kimseye sağladığı bir fayda kalmadı.

Çelişkilerle örülmüş bir siyasi mimariyi çökertecek olan şey dış baskı değil; tıpkı o beton köprü gibi, kendi içindeki zayıflık. Keşke buna gerek kalmadan, yıkılmayı beklemeden geçip gitsek, o çürük köprüyü arkada bıraksaydık.













Başa dön tuşu