Büyük Yanılsama

Türkiye’de kritik kavşaklarda iyice kendisini belli eden, gerek siyasi aktörleri gerekse kamusal tartışmayı rehine alıp her seferinde yenilgiye uğratan sorunlu bir davranış kalıbı var; Buna isterseniz “acilcilik” diyelim, isterseniz “sığlık”
“Aldırmayın, kervan yolda düzülür” veya “tekere çomak sokmayın, ortalığa limon sıkmayın” hali de kötülükleri ile temayüz etmiş aktörleri bir anda aklayan hafıza inkârı da bu çerçeve içinde, kısır döngü üretmekte.
En kritik kavşaklar, en zorlu kararların verildiği kavşaklardır. Bu noktalarda hem her kafadan ses çıkmalı hem de düşünceye düşmanlık üretilmemelidir.
Adını resmi kanalların “Terörsüz Türkiye” koyduğu “İmralı Girişimi”nde gelinen son nokta bu yüzden farklı açılardan berrak bir optik bakışı gerektirmekte.
“Süreç Komisyonu”nun Öcalan’ı ziyaret etme kararı almış olması bir başarı mı? Yoksa, manzara iktidar ittifakı açısından bir tıkanmayı mı ifade ediyor?
“Süreç” denilen şey Suriye’den kopuk olmadığına göre, Cumhur İttifakı açısından iki düzlemde negatif gelişme söz konusu:
1. Duhok’taki konferans SDG komutanı Mazlum Abdi ve Rojava yönetimi açısından meşruiyetin tescil edildiği ve Irak ile Suriye Kürtlerinin federatif çözümde buluşup eylem senkronizasyonu ilan ettiği bir hamle oldu. Sonuç: Ankara’nın çok-zeminli Kürt çözüm stratejisine ciddi bir darbe.
2. Türkiye’de Öcalan’la “fiziki temas”a kilitlenen komisyon çalışması, hiç de beklendiği gibi sonuçlanmadı; CHP ile Yeni Yol’un çekilmesi ile ziyaret sadece üç partinin –AKP, MHP ve DEM– üyelerinden oluşacak bir heyete sıkıştı kaldı.
DEM açısından bu, Öcalan’a meşruiyet tanınması anlamı taşıdığı için, AKP-MHP ittifakı için ise CHP’yi de kavrayacak bir “İç Cephe” tahkimatı için hayati önemdeydi.
Sadece üç partinin temsiline indirgenmiş bir temas, komisyondaki toplam dört partinin kenara çekilmesi ve İYİP ve ZP gibi komisyon dışı partilerin tavrı nedeniyle Öcalan’a meşruiyet, daha önemlisi “süreç” ivme kazandıracak mı? Elbette hayır.
1 Ekim 2024’te başlayan “süreç”te düğme baştan yanlış iliklendiği için bu tür gelişmeler kartopu etkisiyle büyüme potansiyeli taşıyor. Yanlış adımlar ata ata doğru güzergaha varamazsınız.
“Umut hakkı” hukuksal bir kavramdır, vatandaşlık hakkıdır, siyasal pazarlığa teşmil edilemez, edilirse ta baştan ortaya çıkan güven sorunu da giderilemez.
AİHM kararlarına sistematik olarak uymayan bir rejim, “barış” kisvesi altında tek yön bir yolda yürümeye herkesi zorluyorsa, burada şüphe duymaktan daha doğal bir şey yoktur.
Beni asıl kaygılandıran, İmralı ziyaret kararı esnasında ve sonrasında gitgide hırçınlaşan kamusal tartışma. 2023 seçimleri öncesinde de benzer havayı solumuştuk. Kullanılan dil, ülkedeki siyasi partilerin tavır belirleme özerkliğini tahrip etme amaçlı bir hırçınlık ürünü.
Yazılarımı ve mülakatlarda ifade ettiğim görüşleri izleyenler bilir: Türkiye’nin krizinin sistemik hal almasından iktidar kadar ana muhalefeti de sorumlu tutageldim, eleştirdim. Ama bu kez, İmralı ziyaretine katılmama kararında CHP’nin argümanlarını gayet ikna edici buluyorum.
Açıklamanın şu bölümü net bir kargaşa -siyasi şizofreni de diyebiliriz- CHP ve seçmeninin algısı açısından fotoğrafı ortaya koymakta:
“Geldiğimiz aşamada milli iradeye ipotek koyan kayyım uygulamaları sürmektedir. Kürtlerin, belediye meclislerine girmesini suç sayan utanç davalarında insanlar aylardır cezaevlerinde yatmaktadır.
10 yılı bulan siyasi tutsaklıklarda hiçbir ilerleme kaydedilememiş, aksine yeni siyasi davalarla demokrasimiz darbeci bir kuşatma altına alınmıştır.
Demokratik siyasetin önü açılmak yerine, siyasi davalarla daha da tıkanmıştır. Böyle bir dönemde, iç barışımızı sağlamak için bu sorunlara çözüm üretilmesi gerekirken, tüm meselenin İmralı’ya gidip gitmeme konusuna sıkıştırılmasına milletimizin rızası yoktur.
Bu kararın olmazsa olmaz olarak tanımlanması, tarihi bir kavşak ve tek seçenek olarak öne sürülmesi Komisyonun kuruluş amacıyla uyumlu değildir.
Toplum; kayyumların kaldırılması, AYM ve AİHM kararlarının uygulanması ve demokratik siyasetin önünün açılması gibi olmazsa olmaz, kolay ilk adımların bile atılmadığı bu süreçte bu ısrarın, çözüm iradesine hangi katkıyı yapacağına ikna değildir”
Sofistike kavramlarla uzun uzadıya siyaset analizi yapmanın bu aşamada hiçbir anlamı yok; Birincisi, hiçbir parti, iktidar öyle istedi diye onun şoförlüğünü veya şoför muavinliğini yapmak zorunda değil.
İkincisi, her karar, verenin sonuçlarına katlanma hesabını ve belki yükünü de beraberinde getirir.
Anketleri sıkı takip eden biri olarak şunu net olarak söyleyebilirim: Komisyon kurulmasından hemen öncesinden başlayarak, kararsız (bir kısmı CHP’den uzaklaşmış olan) seçmenin ciddi bir kısmı protesto denebilecek bir tercihle İYİP, ZP ve Anahtar’a kaydı. CHP ile DEM arasındaki akışkanlık da durdu. Son anketler, halkın üçte ikisine yakınının çözümü mecliste gördüğünü, İmralı’ya ziyarete karşı olduğunu söylüyor.
CHP kurmaylarının bu konjonktürde bir oy desteği hesabı yapmasından doğal bir şey de olamaz.
Çelişkilerle dolu son açıklamasında DEM Eş Başkanı Tuncer Bakırhan ikna ediciliği zayıf, afaki kısmı kuvvetli bir söylemle işin içinden çıkmaya çabalıyor:
“Ha SEGBİS’e bağlanmışsın, ha oraya bir komisyon gitmiş. Meselenin kendisi, oradan ne denileceği ile ilgili bir meseledir. Kürt meselesi bir linkle çözülecek bir mesele değil”
Değil tabii. Ama sadece üç partiye indirgenmiş dar bir heyetle yüz yüze ne konuşulacak? Ne olmuş olacak? Şimdiye dek defalarca DEM heyetiyle görüşmüş olan Öcalan yeni olarak ne söyleyecek?
Gelen haberlere göre “Öcalan’ın PKK’ya yaptığı silah bırakma ve fesih çağrısının YPG’yi kapsayıp kapsamadığına yönelik tartışmalara da bu görüşmede son nokta konulması planlanıyor. Meclis heyetinin Öcalan’a soracağı ilk sorulardan biri çağrısının YPG’yi de içerip içermediği olacak”
Duhok forumu sonuçlarına bakınca Öcalan’ın YPG ve PYD ile ilgili ne diyeceği, herhangi bir etki ve yetkisinin olup olmayacağı, güvence niteliğinde söz verse dahi bunun Rojava ve Mazlum Abdi nezdinde, uluslararası koalisyon düzeyinde karşılık bulup bulmayacağı hiç belli değil.
Büyük olasılıkla Suriye Kürtleri kendi dinamikleri içinde yollarını çizmeye devam edecekler. Öcalan olsa olsa, geri dönüşü olmayan fesih ve tedrici silah bırakma projesini bizzat teyit edecektir, ki bu da adaya gitmeyi “kıymetli” kılacak içerikte değil.
Amaç eğer Abdi ile Öcalan’ı karşı karşıya getirmekse o tabii başka.
Tekrarlamakta yarar var: Şu ana kadarki iktidar koreografisi “Terörsüz Türkiye” denilen “süreç”in bir beka stratejisinin aracı (amacı değil) olmayı sürdürdüğünü göstermekte. AKP ve MHP “emperyalist tehdit”e (!) karşı bir “İç Cephe” kurma peşinde.
DEM’in koreografisi ise sadece “kurucu önder” Öcalan’ın mümkünse serbest bırakılmasına, olmadı esnek bir mahkûmiyet koşulunun sağlanmasına odaklı.
Gerisi sadece retorik. Ve ortadaki son tablo, Saray’ın 2018’den beri endişe kaynağı olan CHP-DEM yakınlaşmasını artık iyice frenlemeyi başardığını, hatta nifak tohumlarının da yeşermeye yüz tuttuğunu gösteriyor.
Yaşananlar siyasi aktörler için hayli sersemletici.
Son çelişkili demecinde, Bakırhan’ın şu sözleri durumu sergiliyor:
“Anayasa henüz gündemimizde yok, henüz öyle bir tartışmamız yok, henüz öyle bir hazırlığımız yok. İktidar cenahından da anayasa tartışmasına dönük bir dayatma, bir gündem yok.
Şu anda meselenin çözümüne odaklanmışız. Bu mesele çözüldükten sonra tabii ki Türkiye demokratik bir anayasaya kavuşmalıdır. Bu hangi vadede gelir, nasıl olur, bu dönemde gündem olur mu bilmiyorum”
Yani, şu: DEM için durum “suyu bulandırmayın, şu dereyi bir geçelim” noktasında. Yukardaki sözler de sergilenen acilcilik yüzünden DEM’in artık arabayı atın önüne koşma noktasına geldiğini gösteriyor.
“Meselenin çözümü” denilen şey nedir? Nasıl bir “çözüm” isteniyor? Böylesine kangrenleşmiş bir mesele Anayasa değişmeden, yeni bir Anayasa topluma sunulmadan nasıl çözülecek?
“Bilmiyorum” diyor Bakırhan. O zaman bir zahmet AKP’lilere sorsun. Prof Serap Yazıcı ile bir ekip AKP güdümünde anayasa taslağı hazırlıyor.
Bakırhan bunları söyler, Hatimoğulları İmarlı ziyaretini yere göğe sığdıramayıp CHP’ye neredeyse “katılacaksınız, yoksa” anlamında verip veriştirirken, bir de “görüşmeler devletle” demeyi ihmal etmedi.
Saray hukuk danışmanı Mehmet Uçum da dünkü yazısında devletin “süreç” denilen şeye bakışını netleştirdi:
“Bugünümüzün temel konusu, Türkiye halkının tüm unsurlarıyla ve birlik olarak Türk Milletini ve Türkiye Cumhuriyeti’ni sahiplenmesi, geliştirmesi ve güçlendirmesidir.
Türkiye’nin sağlayacağı bu iç birlik ve güçlendireceği iç ve dış cephe, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi bölgede Türklerin, Arapların ve Kürtlerin bu yüzyıldaki bütünleşmesini başlatabilir ve Türkiye’yi her manada bölgenin belirleyici gücü haline getirebilir. Görülen ise bu tarihi imkânın gerçekleşme sürecine girdiğidir”
DEM yöneticilerinin CHP ile ilgili sözleri çok fazla anlam ifade etmeyebilir. Ben asıl Uçum’un içinde “Türk milletini sahiplenmek” gibi ilginç kavramlar geçen görüşlerle ilgili ne diyecekler, onu merak ediyorum.
Kimse kimseyi kandırmasın. Ülke krizde. Sorunlar yığılı. Hukuk sıfır. Buradan tekilleştirilmiş bir çözüm çıkması sadece iki kelimeyle ifade edilebilir: Büyük Yanılsama.




















