InstagramKöşe Yazarlarımız

CTP Kurultayında Yarıştırılan Ne?







Hafızamızı biraz zorlarsak –ki bu coğrafyada hafıza genellikle acı veren bir melekedir– hepimiz o tantanalı UBP Kurultaylarından bir şeyler anımsarız.

Örneğin İrsen Küçük ve Ahmet Kaşif

İsimleri zikrederken bile insanın zihninde o dönemin yorucu atmosferi, mahkeme koridorları, kilitlenen devlet daireleri canlanıyor. Bir “devlet krizi” olarak tezahür eden, fakat özünde bir “iktidar paylaşım savaşı” olan o pespaye süreç…

O günlerde, dışarıdan bakan bir gözlemci –veya sadece benim gibi izledikçe asapları bozulan bir yurttaş– için cevaplaması en zor soru şuydu; Bu hırgürün “nedeni” neydi? Küçük, Kaşif’ten daha mı liberaldi? Veya Kaşif, Küçük’e göre daha mı devletçiydi? Hayır.

İki aktör arasında, ülkenin geleceğine dair tahayyülleri, iktisadi reçeteleri veya sosyolojik okumaları açısından zerre kadar bir fark yoktu.

Kavga, klasik bir sağ parti refleksiyle, “dağıtım mekanizmasının başında kimin oturacağı“, atamaları, terfileri kimin belirleyeceği kavgasıydı.

Sağ siyasetin doğasında bu vardır; lider, kaynakları dağıtan patriarktır ve o koltuk için verilen kavga, bir fikir çekişmesi değil, feodal bir kavgadır. Bunu asla normalleştirmesek bile “eşyanın tabiatı” diyerek kavrayabilir, açıklayabiliriz.

Lakin bugün, ibre Cumhuriyetçi Türk Partisi‘ne (CTP) dönmüş durumda. Karşımızda üç adaylı bir yarış var.

Teorik olarak “sol“, “sosyal demokrat” veya “sosyalist” iddiası taşıyan bir hareketin, sağdan ayrıştığı en temel nokta “fikir“dir.

Sol, dünyayı bir “durum” değil, bir “süreç” olarak görür ve bu sürece müdahale etme iddiasındadır. Dolayısıyla, bir sol partide liderlik yarışının, Ahmet ile Mehmet’in kişisel hırslarının değil, “hangi yöntem?“, “hangi strateji?“, “kimin yararına siyaset?” sorularının yarışı olması beklenir.

Ancak gelin görün ki, CTP’deki mevcut manzaraya baktığımızda, yine o “tanımsızlık” duvarına tosluyoruz. Üç aday var, evet. Peki, bu üç aday arasında, hangi konularda bir “ayrışma” var? Bu yarışı ne anlamlı kılıyor? Biliyor muyuz? Hayır.

Duyduğumuz şeyler, fikirler değil, fısıltılar. “Filanca şunun adamıymış“, “Falanca grup diğerini destekliyormuş“…

Bunlar olsa olsa siyasetin dedikodu mekanizmaları olabilir, ideolojik bir partinin tartışma zeminleri değil. Burada, bizim siyasi kültürümüze nüfuz etmiş o kadim hastalık devreye giriyor: “Kol kırılır, yen içinde kalır

CTP gibi demokrasi mücadelesini varoluşunun merkezine koyan bir yapıda, fikir ayrılıklarının bir “zenginlik” değil de, sanki bir “ayıp“, gizlenmesi gereken bir “zaaf” gibi algılanması, üzerine düşünülmesi gereken sosyolojik bir vaka.

Batı demokrasilerinde –ki 2025 itibariyle on yıllardır CTP’nin referans dünyası orası– parti içi yarışlar, manifestoların savaşıdır.

Burada CTP’nin büyük bir çelişki yaşıyor. Parti, dış siyasette, Kıbrıs sorununun çözüm parametrelerinde veya iktisadi analizlerinde katılırız ya da katılmayız, kendini çağa göre yenileme, güncelleme gayretinde; bunu görüyoruz.

Ancak merceği parti içi mekanizmalara çevirdiğinizde, karşınıza Soğuk Savaş döneminden miras kalan “demokratik merkeziyetçilik” zırhı çıkıyor.

Teoride “tartışma hürriyeti, eylemde birlik” diyen bu ilke, pratikte “merkez” dışında hiçbir kesime –hele ki tabandaki itiraza– nefes aldırmayan, hiyerarşiyi kutsayan arkaik bir sopaya dönüşmüş durumda.

Avrupa Birliği’ndeki güncel solun çoğulcu, katılımcı ve yatay örgütlenme modellerini referans alıp, dönüp içeride “Politbüro” disiplini uygulamaktaki bu ısrar, partinin o arzulanan dönüşümü neden tamamlayamadığını da açıklıyor.

Birlik ve beraberlik” retoriği, bu coğrafyada çoğu zaman fikri kısırlığın, “fikirsizleşmenin” kamuflajı olarak kullanılır. Geçtiğimiz gün İskele’de sahnelenen “aday tanıtım” etkinliği örnek; İlçe Başkanı partiyi “kucaklayıcı bir aile” olarak tarif ediyor.

Siyaset sosyolojisinde partilerin ne zaman kan bağına dayalı, iç çatışmaların “kol kırılır yen içinde kalır” düsturuyla halledildiği feodal bir “aile“ye dönüştüğü bahsi ayrıca tartışılır ama asıl mesele kürsüdeki kakofoni, daha doğrusu o tuhaf “tek seslilik

Üç aday var; Asım Akansoy, Sıla Usar İncirli, Erkut Şahali.

Asım Bey “yeni bir yürüyüş“ten ve “pozitif ayrımcılık“tan dem vuruyor; Sıla Hanım çocukluk anılarına sığınarak Karpaz‘ın dayanıklılığını övüyor; Erkut Bey ise İskele‘yi “tam teşekküllü ilçe” yapma sözü veriyor.

Hepsi makul temenniler. Ama bir an için zihinsel bir deney yapalım desek, bu metinlerin altındaki imzaları değiştirsek, Asım Bey’in konuşmasını Erkut Bey, Sıla Hanım’ınkini Asım Bey okusa, o “yoğun katılımlı” salondan tek bir kişi de çıkıp “Bir dakika yahu, bu senin savunduğun tez değil ki!” diyebilir mi? Hiç sanmıyorum.

Ortada dolaşan vaatler, dilek ve temenniler manzumesinden öteye geçmiyor. Adayların kim olduğu, hangi köyde doğduğu veya çocukluğunun nerede geçtiği dışında, ülkenin yakıcı sorunlarına dair “yöntem” bazında nasıl ayrıştıklarına dair tek bir ipucu yok.

Biri daha kamucu, diğeri daha piyasa dostu mu? Biri örgütlenmede yatay hiyerarşiyi, diğeri merkezi mi savunuyor? Bilmiyoruz.

Eğer üç aday da her konuda, virgüle kadar aynı şeyi düşünüyorsa, o zaman neden üç aday var?

Demokrasi, sadece sandık kurup oy saymak, dostlar alışverişte görsün diye kürsüye çıkmak demek değil; demokrasi, “alternatifler” arasından bilinçli bir seçim yapabilme sanatıdır.

Seçeneğin sadece “isimlerden” ibaret olduğu, “fikirlerin” ise teferruat sayılıp o “aile saadeti” halısının altına süpürüldüğü bir yerde, ne parti içi demokrasiden ne de ülke demokrasisinden söz edebiliriz.

Kuşkusuz, bu coğrafyada sağlıklı bir demokrasinin inşasının önünde duran ‘yapısal‘, ‘siyasal‘ ve ‘iktisadi‘ bariyerlerin herkes farkında; ‘vesayet‘ gölgesinden tanınmamışlığın getirdiği izolasyona kadar uzanan handikaplar listesi epey uzun ve can sıkıcı.

Ancak, varoluş sebebini tam da bu engelleri tahlil edip aşmak, toplumu bu cendereden çıkarmak üzerine kuran bir siyasi geleneğin, kendi iç işleyişinde elini kolunu bağlayan nedir?

Ülke genelinde egemenlik veya irade sorunlarından dem vurulabilir, bu anlaşılır; peki ama parti tüzüğünün işleyişinde, adayların fikirlerini açıkça beyan etmesinde, üyelerin özgür iradesiyle tartışmasında hangi ‘dışsal‘ engel devreye giriyor?

Kendi evinin içindeki demokrasiyi, dışarıdaki ‘yapısal sorunlar‘ bahanesinin arkasına saklanarak ertelemek veya o alanı da ‘politik doğruculuk‘ adına sterilize etmek, aslında mücadele ettiğini iddia ettiği o statükocu zihniyetin bizzat parti bünyesinde yeniden üretilmesi demek değil mi?

İrsen Küçük – Ahmet Kaşif kavgasında “devlet” kilitlenmişti; şimdi ise korkarım ki “siyasetin kendisi” kilitleniyor.

Fikirsiz bir siyasetin yaratacağı boşluk, hükümetsiz kalmaktan çok daha tehlikeli bir umutsuzluğa kapı aralıyor.

Merhum Naci Talat’la olan arkadaşlığından hala mutlulukla bahseden bir babanın oğluyum, ama hiçbir zaman CTP’li olmadım.

Olabileceğimi de sanmıyorum, bunun nedenleri maalesef ki ayrı bir yazının konusu olacak kadar uzun.

Gene de ÖRP rezaletinin yaşandığı günlerde dahi bu partiyi tamamen çöpe atmak isteyenlerle her zaman bir partinin tepedekilerden ibaret olmadığı, CTP tabanının bir avuç parti yönetiminin hatalarıyla yargılanamayacağını söyleyerek cevap verdim, sürecin eninde sonunda bizi hep aynı meydanlarda buluşturduğunu asla unutmadım.

Eninde sonunda gene o meydanlarda buluşacağımıza da inanmaya devam ediyorum. Umarım o gün geldiğinde yanımızda tanıdık bir amblemin altında alışık olmadığımız söylemleri değil, grevlerden, eylemlerden yarım asrı geçen demokrasi ve barış mücadelesinden tanıdığımız CTP’yi buluruz, tabanın CTP’sini.













Başa dön tuşu