Uluslararası Hukuka Meydan Okuyanların, Kıbrıs’ın Dış Politikasına Yön Vermeye Kalkması

Kıbrıs siyasetinde zaman zaman öyle anlar yaşanıyor ki, gerçek ile hayal gücü arasındaki çizgi buharlaşıyor.
Son günlerde yaşananlar da tam olarak bunun örneği.
Uluslararası hukukun açıkça “yok” hükmünde saydığı bir yapının temsilcileri, kendilerine biçtikleri hayali rollerle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin dış politikasına yön vermeye kalkıyor.
Üstelik bunu BM’nin, Garanti Antlaşmalarının ve Kıbrıs Anayasası’nın her satırına rağmen yapmaya çalışıyorlar.
Soruyorum:
Bu nasıl bir özgüvendir? Bu nasıl bir cürettir? Bu nasıl bir hukuku, tarihi ve meşruiyeti hiçe sayma biçimidir?
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden tüm belgeler ortada:
Taksim yasaktır. Bölünme yasaktır. Egemenlik devredilemez. Toprak bütünlüğü dokunulamaz.
Peki bugün ne var?
1974 sonrasında Türkiye’nin kontrolünde kurulan bir yapı…
Uluslararası hukukun hiçbir noktasında yer bulamayan bir “devletçik”…
Ve BM’nin açık çağrısına rağmen tanınması mümkün olmayan bir rejim.
Bu kadar açık bir hukuki tablo varken, işgal bölgesinde kurulan ayrılıkçı “KKTC”nin “hukukçu başkanı” çıkıp da “Kıbrıs Cumhuriyeti şöyle yapmalı, böyle davranmalı” diyebiliyor.
İroniye bakın:
Uluslararası hukuka göre var olmayan bir yapı, uluslararası hukukun tanıdığı tek devlete akıl veriyor.
BM Kararları Ne Diyor?
Birkaç cümle yeter:
“KKTC’yi kimse tanımasın.”
“Tanınmışlık yok hükmündedir.”
“Ayrılıkçı ilan edilmiştir.”
Bu kararlar, dünyanın her köşesindeki BM üyesi için bağlayıcıdır.
Ama nedense iş işine geldiğinde uluslararası hukuku hatırlayanlar, sıra kendilerine gelince unutkanlığa uğruyor.
Tanınmayan bir yapının lideri uluslararası toplumun tanıdığı devlete yön çizemez.
Bu, hukuken de siyaseten de mümkün değil.
Şunu net söyleyelim:
Kıbrıs Cumhuriyeti, uluslararası alanda:
• Egemen,
• Meşru,
• Tanınmış TEK devlettir.
“KKTC” ise:
* Bir işgalin ürünü,
* Ayrılıkçı bir rejim,
* Tanınmaz bir oluşum,
* Hukuken geçersiz bir yapıdan ibarettir.
Hal böyleyken, böylesi bir yapının “başkanlık makamı”, hangi meşruiyetle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin dış politikasına karışır?
Hangi uluslararası statüyle söz söyleme iddiasında bulunur?
Hangi diplomatik kapasiteyle yol çizmeye kalkar?
Cevap çok basit: Hiçbir meşruiyetle.
Eleştiriden önce yapılması gereken basit bir şey var:
1959–60 belgelerini açıp okumak.
– Garanti Antlaşması’nın taksimi yasakladığını…
– Anayasa’nın tek egemenlik tanıdığını…
– BM’nin “tanınmasın” dediğini…
– Uluslararası toplumun “Kıbrıs Cumhuriyeti tek meşru devlettir” diye defalarca vurguladığını…
Eğer tüm bunlar görmezden geliniyorsa, kusura bakmayın ama bu artık bir siyasi görüş değil; uluslararası hukuku reddeden bir hayal dünyasıdır.
Kıbrıs Cumhuriyeti, uluslararası camiada konuşur.
Avrupa Birliği konuşur.
BM konuşur.
Ama uluslararası hukukun tanımadığı bir rejimin, uluslararası hukukun tanıdığı tek devlete yön vermeye kalkması?
Bu artık politika değil; trajikomik bir cüret gösterisi.
Gerçekler çok net:
Meşru olmayan bir yapı meşru bir devlete ders veremez.
Önce hukuka, sonra tarihe, en sonunda da kendi gerçekliğinize saygı duyun.




















