InstagramKöşe Yazarlarımız

Kapanan Makuliyet Parantezi: Yorgos Vasiliou







Siyasetin hamasetle, liderliğin ise neredeyse kutsal bir “liderlik” misyonuyla özdeşleştiği coğrafyalarda bazı figürler tarihin akışına düşülmüş parantez içi notlar gibi durur.

Devam etmekte olan cümlenin bir parçasıdırlar belki, ama cümlenin geri kalanından farklı, daha özel bir anlamı taşırlar.

Yorgos Vasiliou da böyle bir figürdü. Onun ölümü Kıbrıs’ın siyasi tarihinde uzun süredir can çekişen “rasyonel iyimserlik” çağının da simgesel kapanışı sayılabilir mi? Korkarım ki, evet.

Kıbrıs sorununun bildiğimiz hamasetle sıvanmış, kan ve toprak retoriğine boğulmuş zihniyet dünyasında Vasiliou başka bir aklı temsil ediyordu.

Kuzeydeki resmi muhatapları için anlaşılması bazen zor, ama “konuşulabilir” bir ötekiydi.

Toplum için ise bir ötekinden fazlasıydı, umuttu. Barışın mümkün olduğuna, tek taraflı bir arzu olmadığına yönelik bir umut.

Vasiliou, Kıbrıslıtürklerin alıştığı o “etnark” lider tipolojisine uymazdı. Makarios’un ruhani gölgesi ya da Grivas’ın paramiliter mirası yoktu omuzlarında.

Budapeşte’de geçen gençliği, solcu bir babanın oğlu oluşu ve sonrasında kurduğu piyasa odaklı kariyer ona melez bir kimlik kazandırmıştı.

Bu melezlik Kıbrıslıtürk toplumu nezdinde onu “yeminli düşman” kategorisinden çıkarıp “zorlu müzakereci” rafına yerleştiriyordu.

Karşısında hamasi nutuklar atan bir “dava adamı” değil, elinde hesap makinesiyle gezen, kâr-zarar hesabı yapan bir pragmatist bulmak Lefkoşa’nın kuzeyindekiler için hem şaşırtıcı hem de onları da silahla, güçle değil akılla mücadele etmeye zorlayan bir deneyimdi.

Onun siyasetinde Kıbrıs sorunu nesiller boyu süren ağır, ağdalı “varoluşsal tehdit” sarmalından sıyrılıp, parametreleri belli, çözümü teknik detaylarda gizli bir “işletme problemi” hüviyetine bürünmüştü.

Gali Fikirler Dizisi süreci bu zihniyet dönüşümünün en somut laboratuvarıydı. Vasiliou, Türk tarafının masaya her oturduğunda duyduğu tarihsel “bizi yok edecekler” kaygısını siyasi eşitlik ve federal yetki paylaşımı gibi somut, hukuki güvencelerle ikame etmeye çalıştı.

Denktaş’ın “egemenlik” kavramını teolojik bir dokunulmazlıkla savunduğu yerde Vasiliou, egemenliği paylaşılabilir, pratik bir idari enstrüman olarak tanımlıyordu.

Gali Haritası’nın kuzeydeki milliyetçilerde yarattığı travmatik etkiye rağmen, anayasal boyutta Kıbrıslıtürk toplumuna sunduğu siyasi ortaklık vizyonu, o güne dek Rum liderliğinden duyulmamış bir rasyonalite barındırıyordu.

Bu girişim ve sonuçları, Kıbrıslıtürk liderliği ile toplumu arasında açılan duygusal çatlağın en görünür olduğu örnekleri sundu.

Kıbrıslıtürk toplumu biraz da bu çatlağın üzerinden kendini bu gayrimeşru siyasi yapıdan ayrıştırmak istediğini söylemenin özgüvenini buldu.

Kıbrıslıtürkler için Vasiliou’nun bir diğer değeri de Avrupa Birliği vizyonunu adanın kaderine mühürlemesinden gelir.

Bugün Kıbrıslıtürklerin cebindeki kimlik üzerinden Avrupa ile kurduğu o tuhaf, eğreti ama hayati bağın mimarı odur.

O güne kadar sadece yerel bir etnik çatışma olarak görülen meseleyi uluslararası hukukun ve Avrupa normlarının limanına taşıdı.

Bu hamle o dönemde Türk tarafını köşeye sıkıştırmış gibi görünse de uzun vadede Kıbrıslıtürk toplumunun dünyayla kurabildiği tek meşru köprünün temellerini atan odur.

O köprü siyasi çözümle taçlanamadı belki, evet. Ama Kıbrıslıtürk toplumunun dünyaya açılma çabasının yegâne güzergâhı oldu.

Milliyetçiliğin boğucu kuşatması altında nefessiz kalan Kıbrıslıtürk aydını için Vasiliou, Avrupa normlarının, hukukun serin ve medeni yüzüydü.

Siyaseti bir “varoluş savaşı” olmaktan çıkarıp çözülmesi gereken bir “mühendislik problemi”ne indirgemesi, küçümsenebilir bir devrim değil.

Duyguların, mitlerin, ezberlerin hüküm sürdüğü bu topraklarda aklın sesini yükseltmeye çalıştı.

Başarılı olamadı belki. Siyasetin kirli dişlileri, milliyetçiliğin yapışkan tortusu, onun temsil ettiği “steril” dili yuttu.

1993’te sahneden çekildiğinde, geride sadece kaybedilmiş bir seçim değil, kaybedilmiş bir “normalleşme” ihtimali de kaldı.

Tarihin insanı isyan ettiren düzensiz akışı benim için en çok bu noktada can yakıcı bir hal alıyor.

Vasiliou’nun temsil ettiği soğukkanlı ve uzlaşmacı yaklaşımın kuzeydeki ruh ikizi olan Mustafa Akıncı, o yıllarda henüz Lefkoşa’nın yerel ölçeğinde şehrin altyapısını, kanalizasyon borularını birleştirerek, ortak kültürel etkinlikleri mümkün kılarak barış inşa etmeye çalışıyordu.

Normalde makul bir aklın gereksinimi olan bu yönetim biçimi, o yılların Kıbrıs’ında radikal, hatta neredeyse devrimci bir anlam taşıyordu.

Akıncı ve Vasiliou’nun siyasi takvimi maalesef hiç çakışmadı. Biri sahnedeyken diğeri kulisteydi, diğeri sahneye çıktığında ise ötekinin devri çoktan kapanmıştı.

Akıncı’nın çözüm odaklı bir mimar gibi geleceği tasarlayan yaklaşımıyla Vasiliou’nun işletmeci pragmatizmi aynı masada buluşabilseydi,

Kıbrıs sorunu dediğimiz bu kördüğüm muhtemelen çoktan çözülmüş bir tarihsel anekdota dönüşürdü.

İki toplumun birbirini en iyi anlayabilecek bu iki liderinin birbirini ıskalaması, aynı görüşme masasında aynı dönemde oturmamış olmaları bu adanın talihsizliğinin en somut özetidir.

Yine de onun “memur” görünümünün altında yatan inatçı rasyonalite, masada karşısında olan Türk milliyetçisi kesimi en çok zorlayan şey oldu.

Çünkü karşılarındaki adam bağırmıyordu.

Masaya yumruğunu vurmuyordu. Sadece istatistikler ve gelecek projeksiyonları üzerinden konuşuyordu.

Kıbrıslıtürk toplumu için Vasiliou, “öteki”nin de makul olabileceğine dair kısa sürmüş ama iz bırakmış bir kanıttı.
Arkasından bakıldığında görülen şey sadece eski bir başkanın kaybı değil. Kıbrıs’ın bitmek bilmez “hayır”lar ve “belki”ler tarihinde aklın, hamasete galip gelme ihtimalinin de yitip gidişi.

Oysa harcadığı serinkanlı çabayla barışın gerçekleştiğini dünya gözüyle görmeyi en çok hak edenlerden biriydi o.

Toprağı bol olsun.













Başa dön tuşu