Hangi CTP ile Birlik, Hangi CTP ile Dayanışma?

Nazım Hikmet’in en yalın, en sevdiğim şiirlerinden biri Bulut mu Olsam;
“Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
Balık mı olsam,
yosun mu yoksa?
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla”
Bu güzel şiir, bu aralar daha sık aklıma geliyor.
Geçtiğimiz günlerde CTP kurultayı vesilesiyle bu sütunda meramımı anlatmaya çalışan, halihazırdaki manzaraya dair gözlemlerimi içeren bir yazı kaleme aldım.
O yazıda temel derdim, CTP gibi tarihsel birikimi olan bir siyasi oluşumun kurultay sürecinde farklı sesleri bastırmak yerine kapsayabilmesi gerektiğine; adayların söylemlerinin sloganlardan öte, bir içerik derinliğine sahip olması arzusuna işaret etmekti.
Kaldı ki, bir CTP mensubu olmasam bile, partinin tabanına duyduğum samimi saygıyı da satırlarıma eklemeyi ihmal etmemiştim.
Yazının yayımlanmasının ardından gelen tepkiler, memleketin “tartışma kültürü”ne dair epey veri sundu.
Katılanlar oldu, itiraz edenler oldu; sadece katılmamakla kalmayıp işi küfür ve hakarete vardıranlar da eksik kalmadı.
Bu durum ne yazık ki coğrafyamızın değişmez kaderi…
Güzel ülkemizde bir fikre “saygı” duyulabilmesinin yegâne ön koşulu, o fikrin sahibinin bizimle kayıtsız şartsız aynı “imanı” paylaşıyor olmasıdır.
Karşıt görüşte bile olsa bir incelik, bir mantık ya da en basitinden iyi niyet aramak, bizim siyasi iklimimizde pek rastlanan bir alışkanlık değil.
Neyse…
Özetle bahsettiğim yazıda, siyaseti salt “dengeleri gözetmek” üzerine kuran, pragmatizmi ana ilke edinen bir hareketin; sayısal olarak kitleleri büyütse bile siyasal ve fikrî manada giderek ufalacağını, içinin boşalacağını vurgulamıştım.
Açıkçası bu endişemin bu denli süratle doğrulanmasını, haklı çıkmayı bu kadar erken beklemiyordum.
CTP’nin siyasetin “merkez”ine bir türlü tam manasıyla yerleşememesi, burada yaşadığı her bocalama anında ise kendi tarihini, söylemsel ve eylemsel birikimini sırtında bir “kambur” sayıp atmaya çalışması yeni bir vaka değil.
Tıpkı “herkesi kucaklayan” bir merkez sağ parti edasıyla, bir tür konsensüs arayışı içinde kendi varlığının anlamını yitirmesi gibi.
Yine de insan her köşesi ayrı bir kriz potansiyeli taşıyan bu siyasal ortamda, federasyon tezini bunca yıl omuzlamış bir hareketin, derdi eğer kendi sınırlarından daha geniş bir alana yayılmaksa, özellikle federasyon talebinin neredeyse toplumsal bir mutabakata dönüştüğü şu günlerde daha tutarlı, daha omurgalı durmasını bekliyor.
Ne var ki CTP’nin yeni Genel Başkanı Sayın Sıla Usar İncirli’nin Ankara ziyareti akabinde sarf ettiği sözler bu beklentiyi boşa çıkarmakla kalmadı, zihniyetteki eksen kaymasını da ifşa etti.
Toplumsal bir talebi, salt Ankara’daki iktidar hoşlanmıyor diye “zehirli” ilan etmek, siyaset yoksunu bir faydacılıktır.
Adaya dönüşte takınılan “sözlerim cımbızlandı” tavrı ise inandırıcılığı daha da zedeliyor.
Bir an için denilen cümlenin, iddia edildiği gibi bağlamından koparıldığını ve o niyetle söylenmediğini kabul edelim.
Toplumun ve hatta bizzat CTP tabanının, CTP’nin federasyon talebinden vazgeçtiğine basit bir manipülasyon operasyonuyla ikna olabilmesi, söylemde bir netlik sorunu ve bu siyasi ekibe karşı bir güven sorunu olduğuna dair çok önemli bir gösterge değil mi?
Benzer bir tutarsızlık, sahte diploma iddialarının gölgesindeki UBP milletvekili Emrah Yeşilırmak’ın AP temsilcisi olarak görevlendirilmesi sürecinde de sırıtıyor.
Sıla Usar İncirli, Ünal Üstel’e “bunun yanlış olduğunu ilettiğini” söyleyip sorumluluğu tamamen UBP’ye atarak aradan sıyrılmaya çalışsa da tablo bu kadar basit değil.
Sayın İncirli, soruna ve sorumluya işaret ederken, o görevlendirmenin Meclis Genel Kurulu’nda oy birliğiyle geçtiğini, yani partisinin de bu karara fiilen destek verdiğini unutmuş ya da unutturmaya çalışıyor gibi görünüyor.
Karar aşamasında itiraz etmeyip, hatta onaya ortak olup, sonrasında kamuoyu tepkisi oluşunca “ben uyarmıştım” güvenli alanına çekilmeyi inandırıcı bulan biri var mı?
Tüm bu zigzagların vardığı nokta ise “her kesimi kucaklama” iddiasıdır ki bence asıl tehlike burada.
Bu aşamada sorun artık basit, gündelik bir hata olmaktan çıkıp uzun zamana yayılan sosyal bir sıkıntıya işaret ediyor.
Siyaset bilimi literatüründe “catch-all”, yani herkesi yakalamaya çalışan partiler kavramı vardır. Her kesimi kucaklamak demek, aslında hiç kimseyi tam anlamıyla kucaklamamak demektir.
Bu partilerin temel özelliği; genellikle tek bir konu etrafında örgütlenmeleri, net siyasal söylemlerden ve tutarlı bir plandan bilerek yoksun kalarak herkesin kendine yakın sanacağı bir boşluk yaratmalarıdır.
Hızla büyürler; fakat süreç onları ister istemez taraf olmaya zorladığında da hızla parçalanıp küçülürler.
Tarihimiz bu iddiayla yola çıkıp zamanla renksiz ve kokusuz yapılara dönüşen partilerin mezarlığı gibidir: “Ne sağcıyız ne solcu” diyerek ortaya çıkan ve günün sonunda eriyen Halkın Partisi; Serdar Denktaş’ın, kapsayıcı olmak isterken gitgide basit bir siyasal aparata dönüşen ve kendi deyişiyle “miadını dolduran” Demokrat Partisi vb.
CTP gibi köklü reformlar yapma iddiası taşıyan bir partinin sorması gereken bazı sorular var; Her kesimi kucaklayarak vaat ettiğiniz o köklü reformları nasıl yapacaksınız?
“Her kesim” dediğiniz o geniş kümenin içinde bu ülkeyi kara para cennetine çevirenler de var mı? Doğayı ve turizmi betona gömüp ranta boğanlar da bu kucaklaşmaya dâhil mi?
Emekçinin hakkını gasp edenle emeği sömürülen aynı anda kucaklanabilir mi?
Siyaset tercih yapmak demektir ve herkesi memnun etmeye çalışmak, aslında mevcut bozuk düzeni memnun etmekten başka bir sonuç doğurmaz. İtirazınız düzene mi, yoksa o düzenin kaptan köşkünde sizin oturmuyor oluşunuza mı?
Sizin yönetici koltuğuna oturmanızla her şeyi iyileştirmenizi sağlayacak o sihirli meziyetiniz nedir ki, size destek veren tabanın fikirlerine ve duruşuna bile ihtiyaç duymaz hâle gelebiliyorsunuz?
Daha önce kızanlar yine kızabilirler; çünkü aynı şeyi söyleyerek bitireceğim: Gelinen noktada CTP yönetimi ile CTP tabanı artık iki ayrı dünya, iki ayrı siyasal akıl.
Eskiden Kıbrıslırum dostlarımıza “Kıbrıslıtürkleri KKTC ile karıştırmayın; toplum o yapının içinde kendine bir yaşam alanı açmaya mahkûm, bundan kurtulmak için de çözümü arzuluyor” derdik.
Şimdi aynı şeyi CTP için söylemek zorunda kalmak üzücü.
Bir diğer benzerlik de KKTC adeta başımıza yıkılırken her şeyi sorunsuz gören, gülücükler saçan, eleştirilere “hadi oradan” diye küçümseyerek cevap veren Ünal Üstel ile.
Sorunları sorun olarak görmeyip kendimize yakıştırdığımız başarıları gerçekten başarmışız gibi iddia etmek, ve böylece soruna işaret edeni susturduğunu sanmak tam bir sağcı akıl davranışı.
TL değer kaybederken “bayraklar inmez, ezanlar susmaz”, partimiz “değer“ kaybederken, “birlik, mücadele, dayanışma”
İyi ama, hangi CTP ile birlik, hangi CTP ile dayanışma?
Parti yönetimi içine konduğu kabın şeklini alan suya dönüşmüş durumda.
Ben o kaptan taşıp denize karışmak isteyen, Nazım’ın dediği gibi “deniz olunmalı” diyen CTP tabanı ile kendimi yoldaş saymaya devam ediyorum.
Gerisini tanımak, o kirli kabın içinde temiz olduğunu iddia eden suda bir anlam bulmak gitgide zorlaşıyor.




















