Gerçeklerden Korkan Solcular, Hayalperest Sağcılar ve Küçük Prens

Küçük Prens’i ya okumuşsunuzdur ya da bilirsiniz, Saint-Exupéry’nin meşhur hikayesi.
Pilot çöle düştüğünde karşısına çıkan tuhaf çocuk ondan bir koyun çizmesini ister. Çizer, beğendiremez. Bir daha çizer, o da olmaz. En sonunda bizim pilotun canına tak eder, kağıda bir kutu çizer, üzerine de üç delik açar.
“İstediğin koyun bunun içinde” deyince çocuk sevinçle parlar! Kendi zihnindeki ideal, kusursuz koyunu kutunun içindeki karanlıkta görmüştür.
“Göze görünmeyen esastır” falan denir ya hani, mesele biraz da insanın duymak istediğini duyması, görmek istediğine inanmasıdır.
Kıbrıs’ta da önümüzde buna benzer kutular duruyor. Toplum olarak o kutuların içine bakıp tatsız gerçeklerle yüzleşmektense kendi hayalimizdeki manzarayı oraya yansıtmayı tercih ediyoruz.
Siyasi konfor alanımız, bize kendimizi yalandan da olsa değerli hissettiren aidiyetlerimizin devamı bu illüzyona bağlı.
Örneğin sağcı kesim o kutuya baktığı zaman “anavatanlarının” soğuk yüzünü değil, şefkatli bir ebeveyn görmekte ısrarcı.
Türkiye’nin adadaki varlığını “soydaşlık” üzerinden, romantik bir “aşk” hikayesi olarak okumaktan vazgeçmek istemiyorlar.
Hem de devlet aklı onların duymak istemediği gerçeği defalarca kez dile getirmesine rağmen; Bülent Ecevit’in “Kıbrıs’ta tek Türk kalmasa da bizim orada stratejik çıkarlarımız var. Haritaya bakan bunu anlar” , TC Dışişleri Bakanı olduğu sırada Ahmet Davutoğlu’nun “Orada tek bir Müslüman Türk olmamış olsa bile Türkiye’nin Kıbrıs meselesi olmak zorundadır” lafı, Erdoğan’n “Hadi sizi gidi beslemeler; benim orada stratejik çıkarlarım var, ben onun için geldim” sözleri siyasi tarihimizin orta yerinde duruyor.
Bu reelpolitik itirafları duymazdan gelmek daha kolay geliyor. Gerçek, kutunun deliklerinden sızıp “ben buradayım, bu bir çıkar ilişkisi” diye bağırsa bile milliyetçi zihin o hayali sevgi bağına tutunmaktan vazgeçemiyor.
Sola bakıyorum; o da kutunun içinde tertemiz bir mağduriyet hikayesi görmekte ısrarlı.
Ada tarihinin kanlı sayfalarında toplumun da şiddetin bir parçası olduğu gerçeği, komşunun komşuya namlu doğrulttuğu karanlık zamanlar, sokaktaki insanın sorumluluğu yok sayılıyor.
Sanki kötülük hep dışarıdan gelmiş, sanki bizatihi bu toprağın insanı o sarmala girmemiş gibi. Yüzleşmek ağır, zor.
O kutunun kapağını açıp içerideki suçluluk duygusuyla hesaplaşmak yerine, kurban rolünün sağladığı ahlaki üstünlüğe sığınmak daha konforlu bir alan yaratıyor.
Mesele sadece geçmişteki yanlışlarla da sınırlı değil.
Bugünün siyasi pratiğinde de benzer bir körlük hüküm sürüyor. Toplumu sürekli edilgen, başına gelenlere maruz kalan pasif bir kurban olarak resmediyoruz.
Oysa şikayet edilen, kokuşmuş denilen yapının gündelik hayatta nasıl yeniden üretildiğine bakmak işimize gelmiyor.
Toplumun o bozuk mekanizmayı onarmak yerine onun sunduğu irili ufaklı imtiyazlardan faydalanmayı seçtiği, çürümeyle suç ortağı olduğu anlar kutunun en karanlık köşesinde saklanıyor.
Bize ait olan her şeyin steril, kirliliğin ise hep dışarıdan ithal edilen bir illet olduğu yanılgısı solun da içine işlemiş bir milliyetçilik tortusudur aslında.
Halbuki sol düşüncenin alfabesi belli; tarih temiz, lekesiz toplumların değil, her toplumun barındırdığı farklı kesimler arasındadır.
Mevcut yapıdan, o çarpık düzenden pay alanlarla, düzenin çarkları altında ezilenler arasındaki çatışmadır esas olan.
Yerli bir tüccar sınıfının, bürokrasinin “dışarıdan gelen” dedikleri yapıyla nasıl karşılıklı bir ilişki kurduğunu, çıkar ağlarının nasıl örüldüğünü görmezden gelerek solculuk iddiasında bulunmak, Saint-Exupéry’nin kutusundaki boşluğa bakıp orada devrimci bir koyun gördüğünü iddia etmek gibi bir şey.
Yerel sömürü odaklarını, onların sağdaki ve soldaki uzantılarını “bizdendir” diye aklamak, o kutunun içindeki hiçliği kutsamaktan başka ne anlama gelebilir?
İnsanların siyasi tercihleri de bu minvalde şekilleniyor zaten. Destekledikleri partiyi, örgütü ya da lideri olduğu gibi değil, kafalarındaki ideal şablona oturtarak seviyorlar.
Bu da aslında tipik bir sağ zihniyet refleksi. Mevcudu, geleneği, “biz” duygusunu muhafaza etmek için gerçekle yüzleşmemek, onu bir kutunun içine hapsedip kutsamak sağcı bir aklın eylemidir, sol düşünce ile ilgisi olamaz.
Solcu veya ilerici tavır o kutuyu açmaya cesaret göstermeyi, özeleştiri yapabilmeyi gerektirir.
İçinden çıkan şey ne kadar çirkin, ne kadar rahatsız edici olursa olsun. İlerleme dediğimiz şey ancak hataları, eksikleri, kolektif suçları halının altına süpürmekten vazgeçince mümkün olur.
Çölün, ya da çöl kadar karanlık, soğuk bir siyasi alanın ortasında bir serap görmek, bir hayale inanmak insanı avutabilir tabi .
Ama çölü yeşertmek, orayı yaşanılır bir yer kılmak gibi bir derdiniz varsa o kutunun içindeki boşlukta görmeye ihtiyaç duyduğunuz şeyin olduğuna inanmak tehlikelidir.
Gerçek kutunun içindeki boşlukta gördüğümüz, bizi oyalayan hayalde değil, kutunun dışında kalan susuz ve karanlık boşluktadır. İradenin ve aklın yüzleşmekten korkmayacağı, bir gün yeşertmekte ısrarcı olduğu o soğuk çölde…



















