InstagramKöşe Yazarlarımız

Kartondan Üniversiteler ve Sakladıkları







Kıbrıs’ın kuzeyinde son aylarda büründüğü “hukuk harekatı” atmosferi, Lefkoşa ve Güzelyurt mahkemelerinde sorgulanan “sahte diploma” dosyaları, Meclis Başkanı’ndan eski bakanlara kadar uzanan geniş spektrum ilk bakışta bir “arınma” sancısı gibi görünebilir.

Yargının bu ilişkilerin üzerine gitmesi, usulsüzlüğe bulaşmış isimleri teşrih masasına yatırması elbette ki gerekli, hatta elzem. Burada tartışılması gereken bir şey yok.

Ancak konuyu sadece bu noktada bırakmak, “suç yargıya gitmiş daha ne?” demek bizi tehlikeli bir yanılgıya sürüklüyor: Meseleyi sadece bir ahlak zabıtası titizliğiyle “iyi” ve “kötü” vatandaşlar arasındaki bitmeyen çatışmaya indirgeyince asıl manzarayı, yani bütün bu pisliği mümkün kılan siyasal yapıyı tamamen ıskalamış oluyoruz.

Sorulması gereken şu: Bu tip bir yozlaşma –ister KSTU eksenli tuhaf “kağıt” ticareti olsun, ister Ahmet Savaşan’ın adının karıştığı biyo-politik “cinsiyet belirleme” iddiaları– sadece birkaç “kötü niyetli” insanın bir araya gelip tezgah kurmasıyla açıklanabilir mi? Bence, hayır.

Bu, adanın on yıllardır uluslararası hukukun denetleyici, rasyonalize eden elinin dışına itilmesiyle kurumsallaşması sonucu oluşan bir çarpıklığın meyvesi.

Uluslararası toplumla teması kesilmiş, kendi içine kapanmış bu “gri alan“, zamanla liyakati değil “himayeciliği” (clientelism) bir hayatta kalma stratejisi haline getirmiş durumda.

Bir “Üniversiteler Adası” yaratma idealinin nasıl olup da bir “saadet zinciri” mekanizmasına, hatta bir nevi modern “iltizam” sistemine dönüştüğü bunun en açık kanıtlarından biri.

Adada kitabevi sayısı, tiyatro salonu sayısı hala çift haneli rakamları bulmazken üniversite sayısının kontrolsüzce 36’ya fırlaması (ki bunların 23’ü aktif, diğerleri ise adeta “hava parası” karşılığı el değiştiren ön izinlerle beklemede) meselenin bir eğitim hamlesinden ziyade, bir “ruhsatlandırma” ve “statü satışı” borsasına dönüştüğünün kanıtı.

Üniversitelerin mali yapılanmaları, fon akışları ve siyasi güç gruplarıyla olan “organik” alışverişleri masaya yatırılmadan atılan her adım, olsa olsa vitrini parlatmaya hizmet eder.

Karşımızda duran şey, siyasetçinin üniversiteye “nüfuz” ve “akreditasyon” sağladığı, üniversitenin ise siyasetçiye “diploma” ve “finansman” sunduğu, birbirini besleyen kapalı bir devre.

İşin bir diğer ve daha vahim, hatta belki de asıl can yakıcı tarafı ise toplumsal: Bu toplum, bunları yapması muhtemel isimlerin o makamlara gelmesine nasıl müsaade edebildi? Burada karşımıza çıkan, sadece bir “yönetici basiretsizliği” değil, bir “toplumsal rıza” mimarisi.

Siyasal yapının himayeci doğası, kamu kaynaklarını ve haklarını birer “ulufe” gibi dağıtarak geniş kesimleri bu çarkın küçük birer dişlisi haline getirdi.

Biri çocuğuna sınavsız geçiş hakkı için, diğeri hak etmediği bir barem, öteki ise hızlandırılmış bir vatandaşlık peşinde koşarken; sistemin bütününe dair ahlaki itirazlar, yerini “benim payıma ne düşer?” pragmatizmine bıraktı.

Bu sessiz ortaklık adanın uluslararası hukuk dışı statüsünün yarattığı “gri alanın” sunduğu kaçak imkanlardan herkesin azar azar nemalanmasıyla oluştu ve güçlendi.

Eğer bugün Meclis Başkanı’nın veya bürokratların adının karıştığı diploma pazarlıkları veya sağlık merkezlerindeki etik dışı uygulamalar eskisine kıyasla hem daha çok öfke yaratıyor, hem de buna rağmen daha normal karşılanıyorsa bu sadece “suçun” büyüklüğünden değil, artık o karton dekorların dökülmeye başlamasından ve “saadet zinciri“nin en üsttekileri dahi koruyamaz hale gelmesinden kaynaklanıyor.

Bu hallerin bana fazlasıyla hatırlattığı trajikomik bir hikaye var: Rus Çariçesi II. Katerina’nın “Potemkin Köyleri” hikayesi.

Bilmeyenler veya unutanlar için kısaca anmak gerekirse: Çariçe, yeni fethedilen toprakların ne kadar refah içinde olduğunu görmek ister; ortada görülecek bir refah olmadığını bilen General Potemkin de Çariçe’nin gazabından korktuğu için rota boyunca sadece “ön cephelerden” oluşan maket köyler inşa ettirir.

Çariçe gemiyle geçerken uzaktan gördüğü boyalı evlere, mutlu köylülere bakıp hayran kalır; oysa o evlerin arkasında ne bir duvar ne de gerçek bir hayat vardır.

Gemi geçip gittikten sonra bu karton dekorlar sökülür, geriye bütün çıplaklığıyla ve gerçekliği ile yaşanan sefalet kalır.

Bize yaşatılan ve hep birlikte şahit olduğumuz bu pespayelik de içine sıkıştığımız karton cephenin çöküşünün resmi.

Dolayısıyla, meseleyi “ahlaklı-ahlaksız” parantezine sıkıştırıp birkaç bürokratı veya siyasetçiyi tasfiye etmekle yetinirsek, adayı bir “sorumsuzluk cenneti” haline getiren yapısal zemini gözden kaçırmış oluruz.

Eğer bu siyasal mimariyle gerçek anlamda hesaplaşılmazsa, konu sadece hasbelkader önemli makamlara gelmiş bir kaç kötü niyetli kişinin kirli ilişkilerinden ibaretmiş gibi değerlendirilirse adanın geleceği de, toplumun geleceği de o sahte diplomalar gibi, altı boş bir kağıt yığınından ibaret kalmaya mahkum.













Başa dön tuşu