Köksüz Ağacın Pesimist Günlüğü

Bir sabah düşünün…
Her gün aynı alarm sesiyle uyanıyorsunuz. Aynı saate kurulu bir hayat, aynı acele, aynı telaş.
Bir süre sonra sabahları saat değil, yük çalıyor insanın kulağında. Yalnız anne olmanın hakkını gün içinde veriyorum kalkanlarımla; tıpkı ismini bilmediğim savaşçı diğer güçlü kadınların hikayeleri gibi…
Ama evin kapısından çıktığımız andan itibaren başlayan o tuhaf tekdüzelik…
Merdivenleri inerken karşılaştığım komşular, sokakta yürürken kahvede oturan abiler… Sandalyeleri, oturuş şekilleri, bakışları… Her gün aynı.
Hiç şakasız, oturuşları bile değişmiyor. Her gün aynı yüzlere selam veriyorsun. İçinde büyüyen bir kaygıyla işe yetişiyorsun.
Yürümeye başladığın anda kendini korumaya alıyorsun; malum, yalnız kadınsın. Bölgenin, ailenin, sokağın bakışı omzunda.
Akşam olduğunda yine aynı tedirginlik, aynı yorgunluk ve biraz daha eksilmiş bir “sen” ile günü kapatıyorsun.
Düşünsene… Bunu her gün yapıyorsun. Bıkma gibi bir şansın yok. Her gün biraz daha aşılıyorsun hayata.
Günler sonra, daha fazla dayanamayarak bir şekilde şehre gittim. Zamanım da yaşamım gibi kısıtlıydı.
Kaçtığım bu hayat bir girdap gibi beni içine çekiyor. Ben o hayat değilim. Ben tanımadığım yüzlerin arasında özgür hissettiğim, güneş ışığının çocukluğumu anımsattığı, insanları ve hayatları özlediğim bir hayata aitim.
Tanıdığım bir arabeske değil; dilini bilmediğim şarkılara, aşklara aitim… Bu girdap yazmama kadar engel oldu.
Şaşırdınız değil mi?
“Engel olmaz” dedik…
Ama hayatın kendisi gibi, hisleri ve ruh halini yansıtan yazılar bile yapaylaştı. Onu da tükettik; her şeyi tükettiğimiz gibi.
Ve tüketilen bu hayatın içinde yazacak bir şeyler bulamıyorum artık. Kaçtığım tek alan olan kalem ve kâğıdın yerini bile robotlar aldı. Tembelleştik; iki kelam edip düşünmeye bile…
Aylar, belki de seneler sonra… O en sevdiğim ağacın altında, en sevdiğim içeceğimle otururken Hoi’nin penceresine vuran güneş ışığı beni kendime getirdi. Hem de ertesi gün yeniden ait hissetmediğim cehennemin içine gireceğimi bile bile.
Tanrım, diyorum bazen… Beni bu labirentin içine sokacak kadar ne kötülük yapmış olabilirim?
İki Kardelen varmış gibi hissediyorum; Biri doğduğu evin yarattığı sosyal düzenin içindeki Kardelen… Diğeri ise kendini yeniden doğurmuş, kendi düzenini yeniden yazan Kardelen…
Bir ağacın altı, bir mekân ve camlara vuran güneş ışığı insanı ne kadar kendine getirir diye sormayın… Getiriyor arkadaşlar. İnsanlara çıkaracağım ilk yazımı da bu ağacın altında yazmıştım.
“Hani ağacın kovuğundan mı çıktın birader?” lafı var ya…
Sanırım o tabir gerçek. Belki labirent sandığımız şeyin duvarlarını da biz ördük. Ama yine de yürüdüğüm o hatıralarla dolu yollar hâlâ beni bana geri çağırabiliyor.
İki Kardelen’den hangisinin galip geleceğini zaman gösterecek.Ama yazıyorsam, hâlâ nefes alıyorum demektir.
Ölüler bile son takatiyle yazabiliyor; tüm “yapay zekâ’sızlara” rağmen.
Ve belki de bu girdabın içinden çıkmanın tek yolu, yeniden olmak istediğim ‘ben’e dönüp kalemi tekrar elime almamdır.
Ne dersiniz…
Hâlâ iyi midir günler?
Öperim hırpalanmış kalbimizden.



















