Westminster’dan Yankılanan Sessizliği Kıbrıs’ta İşitmek

Biz kendi yerel siyasetimizin dar koridorlarında nefes almaya çalışırken, kendi sınırları iyiden iyiye aşınan dışımızdaki dünyada da sarsıntılı bir süreçten geçiliyor.
İngiltere’de iki partili sistemin sarsılmaz bir doğa yasası gibi algılanan yapısı bir süredir kendi ağırlığı altında çatırdıyor. Westminster usulü demokrasinin meşhur denge mekanizması artık ne seçmeni tatmin edebiliyor ne de sokağın nabzını tutabiliyor.
Temel mesele sadece ekonomik kriz veya liderlik zafiyeti değil; asıl yıkım asırlık partilerin topluma sunduğu mesajın belirsizleşmesinde, eski ve keskin ideolojik hatların flulaşarak işlevsizleşmesinde yatıyor.
Muhafazakârlar ile İşçi Partisi arasındaki düşünce ve eylem mesafesi yıllar içinde kapandıkça kapandı ve demokrasinin beşiği diye anılan Britanya’da bile siyaset bir tercih alanı olmaktan çıkıp bir tür halkla ilişkiler yönetimine dönüştü.
Son on yıla dönüp baktığımızda, Brexit’ten genel ve yerel seçimlere kadar her sandık sonucunun şok olarak nitelendirilmesi tesadüf mü?
Seçmen davranışı artık rasyonel tahminlerin dışına taşıyorsa, bu durum halkın öngörülemezliğinden ziyade partilerin sunduğu vaatlerin toplumsal gerçeklikle bağının kopmasından kaynaklanıyor.
Brexit süreci geleneksel parti aidiyetlerinin nasıl bir gecede buharlaşabildiğini, seçmenin kurulu düzenin mesajını nasıl elinin tersiyle ittiğini gösteren acı bir örnekti.
Liberal demokrasileri kendi kendilerini var eden temsil mekanizmalarını, mesajlarını merkeze çekip herkese hitap etme hırsıyla renksizleştirerek aslında kendi sonlarını hazırladığıyla belki ilk kez değil ama ilk kez bu kadar güçlü yüzleşmek zorunda bıraktı.
Bu çöküşün bir diğer çarpıcı emaresi, düne kadar savunulmaz ya da marjinal görülen yapıların sistemin ana aktörleri haline gelmesi.
Toplumun önüne ilk çıktığında sadece bir komedi malzemesi olarak kabul gören, televizyon şovlarında dalga geçilen Nigel Farage figürünün yarattığı dönüşüm ibretlik.
Önce bir şaka gibi başlayan, ardından nefret ve hemen peşinden korku yayan bu çizgi, arkasına aldığı Rupert Murdoch gibi medya ve sermaye devlerinin devasa gücüyle koca bir imparatorluğu Avrupa Birliği’nden ayrılmaya ikna edebildi.
Bugün artık Farage ve temsil ettiği popülist dalgaya sadece gülmek uzak ve safça bir hatıradan ibaret kaldı; zira o dalga artık Britanya siyasetinin zeminini çok daha güçlü ve yerleşik bir biçimde işgal ediyor, hatta önümüzdeki ilk seçimde bu poundshoptan bir pound’a satın alınabilecek gibi duran Hitler çakmasının ülkenin başına geçmesine kesin gözüyle bakılıyor.
Siyasal yelpazenin diğer ucunda ise manzara daha az sarsıcı değil. Radikal sorunlara radikal çözümler öneren Green Party gibi İşçi Partisi’nden daha solda duran oluşumlar her geçen gün gücünü artırıyor.
Jeremy Corbyn gibi partinin düşünsel malzemesini somut sorunlarla ve geniş halk kitleleriyle buluşturmayı başarabilen, olması gerektiği gibi siyaset yapmaktan korkmayan bir lideri bünyesinde barındıramamak İşçi Partisi’ne hiçbir fayda sağlamadı.
Aksine, bu dışlama operasyonu İngiltere’nin iki ana partisinden biri olan bu partiyi giderek üçüncü ve hatta belki de dördüncü parti konumuna iten bir erime sürecini hızlandırıyor.
Küresel ölçekte izlediğimiz bu dalga liberal demokrasinin ışıltılı vaatlerinin yapısal krizleri örtmeye yetmediğinin kanıtı. Kıbrıs’ta yaşadığımız durum da küresel aşınmayı bir adım geriden, biraz daha karikatürleşmiş bir biçimde izlemekten ibaret.
Adanın kuzeyindeki siyasi partilere bakınca mesajların nasıl yuvarlandığını, düşünsel omurganın yerini nasıl renksiz ve kokusuz bir günü kurtarma telaşına bıraktığını görmemek imkânsız.
On yıl önce dünyada esen içeriksiz merkez siyaset rüzgârı, şimdi bizim kıyılarımızda partileri birer tabela örgütüne dönüştürüyor. Yerleşik temsil biçimlerinin ileride bizim buralarda da yıkılacağını, bu boşluğun daha karmaşık ama daha gerçek tepkilerle dolacağını kestirmek artık bir kehanet sayılmaz.
Üstelik bu durumu yaşarken kendimize has bir ironiyi de eksik etmiyoruz. Dünyanın geri kalanı siyasetin içini boşaltan bu süreci çoktan deneyimleyip yarattığı ağır tahribatla yüzleşmeye, hatta bu çıkmazdan kurtulmaya çalışırken biz henüz içeriksizleşme sürecinin taze ve ilk aşamasına büyük bir iştahla giriş yapıyoruz.
Sanki dünyada bu yolun sonu uçuruma çıkmamış gibi, başkalarının çoktan teşhis edip tedavi aradığı hastalıkları biz yeni bir siyaset tarzı sanarak bünyemize alıyoruz.
Sorunların dünya genelinde çoktan açığa çıkmış, foyalarının dökülmüş olması da bizi pek ilgilendirmiyor; biz sorunları bile geriden takip etmenin manasız güvenliğine sığınıyoruz.
Başkalarının çöpe attığı eskimiş siyaset gömleklerini üzerimizde nasıl duracağına bakmadan büyük bir hevesle giyiyoruz.
Galiba en büyük yanılgımız ilerlemenin düz bir hat üzerinde sonsuza dek süreceğine inanmaktı.
Önce örgütlerimizi var edelim, sonra onları işler hâle getirelim, sonra kalabalıklaşalım ve sonra da sonuç alalım gibi basit bir şemada gitgide daha değerli bir şeyi, anlamlı ve doğrudan bir duruşu kaybettiğimizi fark edemedik.
Kıbrıslıtürk solu, hem iktidardan hem de toplumsal alandan uzun süre dışlanınca, önce dışlandığı toplumu, ardından da dışlandığı iktidarı ne pahasına olursa olsun hedeflemeyi ve idealize etmeyi benimsedi.
Halbuki önemli olan, iktidar diye gösterilen yere ulaşmak değil; orayı bir fikrin, bir anlayışın ve bir duruşun hareket alanına dönüştürebilmektir. Kısacası, kitleselleşilecekse bunun kitlelerin fikirleri benimsemesiyle olması gerektiğini, hareketlerin fikirlerini yük gibi sırtından atmasıyla gelecek bir iktidarın boş olacağını unutmamak.
Peki, düşüncenin, eylemin, duruşun böylesine yitip gittiği bir dünyada elimizde kalan ne?
Anlamlı düşünmekte ısrar etmek kulağa ne kadar romantik gelirse gelsin, bu gri gürültünün içinde bir kere daha yegâne pusulamız olarak duruyor.
Siyasetin eski ve gür sesli tartışmaları yerini fısıltılara, imalara bırakırken, solun da insanlığın da başladığı yalın noktaya, insanın insanla olan en temel bağına dönmesi gerekiyor.
Sadece uzlaşmak, yeni bir hat açmak için değil; dar gelirlinin mutfağındaki hesap kitap telaşını, toprağı emeğiyle işlemeye çalışan köylünün çabasını ya da kitap parasını denkleştirebilmek için öğle yemeğinden vazgeçen bir öğrencinin mahcubiyetini kendi göğsümüzde hissetmek bize duruşumuzun anlamını hatırlatacak olan.
Savaşın diğer tarafında, bir haritaya çizilmiş anlamsız bir çizginin ötesinde kalan insanın mağduriyetini kendi evimizin içindeki bir yangın gibi benimseyebilmek, güç odaklarının steril masalarında değil, kendi insanımızla ilişki kurmanın yollarını zorlamak.
Her şeyin akışkanlaştığı ve kelimelerin içinden anlamın çekildiği çağda kökleri hatırlamak bir gerileme değil; aksine fırtınanın ortasında toprağa tutunmak demek.
Dünya kendi çevresinde aşına aşına dönerken biz de başladığımız yerin ham ve işlenmemiş hakikatine, insanca bir itirazın ilk cümlesine geri dönmeliyiz.
Toplumsallaşmanın, siyasallaşmanın, örgütlülüğün, eylemliliğin, birey olmanın ve düşünmenin anlamını yeniden düşünmeliyiz.



















