InstagramKöşe Yazarlarımız

Bir Zevküsefa Bin Aşk







Bugün Güzin Abla köşesi gibi olacak buralar hem de memleket yangın yeriyken… Ama sistemin ince oyunu değil midir zaten, bize insan olduğumuzu unutturmak?

O yüzden kalemimin anarşist eylemi olsun hayat ve aşk… Bu eyleme biber gazı işlemez, bariyerler set çekemez.

Bin selam ederim sözde bizim yani halkın evinde direnen, omuz omuza yürürken jopun gölgesine, gazın yakıcılığına rağmen geri adım atmayan yoldaşlarıma…

Neyse, ne diyorduk? Duygusal köşe…

Bu haftanın temasına sadık kalalım gerisini hayat zaten fazlasıyla anlatıyor.

İnsanları ikiye ayıran şey çoğu zaman meslekleri, ideolojileri ya da hayat görüşleri değil hayata tutunma biçimleridir.

Kimisi önceden ölçer, biçer, planlar kenarları düzgün, sınırları belirli kumdan kaleler kurar. Kimisi ise sulu kumu avucunun ucundan bırakır neyin neye dönüşeceğini bilmeden, olup bitenin içinde şaşarak yürür. Kimisi yapar, kimisi olur.

Benim ne olduğum belli. O yüzden bazen denk getiremem akıttığım kumu kaleye. Çünkü o kum her zaman bir yapıya dönüşmek zorunda değildir. Bazen dağıtır, bazen yeniden kurar bazen de elinizde kalan tek şey dağılmış bir ihtimal olur.

Yanı başında ciddiyetle hayatını inşa edenler vardır. Planlar, çizimler, hesaplar… Siz ise sadece yaşarsınız. Hayretle.

Biraz da mahcup bir şaşkınlıkla.

Her seçimin bir bedeli var elbette. Kimisi o bedeli düzenle öder, kimisi belirsizlikle. Ben sadece kendi payıma düşeni biliyorum. Sonunda özgeçmişime yazılmayacak bir sürü şey yaşamış olacağım. Ama belki de asıl hikâye tam da orada saklıdır yazılmayanlarda.

Etrafımda, benim gibi özgeçmişinde eksik görünen ama aslında fazlalıklarıyla yaşayan insanlar olacak. Yorulmuş, gözlerinde hafif kırık bir bakış taşıyan, çok konuşmayan ama konuşmadan anlaşan insanlar…

Şu fazla enerjik, sürekli “yapıyor” görünen kalabalıklar azalacak belki de. Yerlerine, bir ud taksimi gibi sessiz ama derin insanlar kalacak. Kulağa zor geliyor ama tanıdık.

İyi mi peki bu hâl? Bunu zamanın kendisi cevaplıyor aslında. Hepimiz olduğumuzdan başka bir şeye dönüşemeyeceğimizi, zorlamanın bazen sadece yıpratmak olduğunu anladığımız bir yaştayız artık. Ben o yaştayım.

Akıttığım kumun her zaman bir kaleye dönüşmeyebileceğini, hatta çoğu zaman dönüşmediğini bilerek yaşıyorum.

Ve bunu değiştirmeye çalışmanın da her zaman mümkün olmadığını.

Son günlerde yaşadıklarım, gördüklerim bu hissi daha da keskinleştirdi. Yeni yaşamımda bazı şeyler yerli yerine oturmaya başladı bazı duygular ilk kez bu kadar net bir karşılık buldu.

Sabah uyanmanın, geceleri uyumanın, beklemenin bile bir anlamı var artık. Çünkü herkesin yaşamında bir ses vardır duyduğunuz anda her şeyin yönü değişir.

O sesle birlikte hayat, dağınık bir yerden toparlanıp cennet gibi bir yere dönüşür. Sanki kalbi canavarlarla dolu bir ormanda, bir evin ışığının yanması gibi… İnsan ilk kez gerçekten “hissedebiliyorum, hissedebiliyor” diyebiliyor.

Aidiyetsizlik hissiyle büyüyen herkes bilir ki, insan bazen bir yere ait olmadığını yalnızlığıyla öğrenir. Bu sancı, görünmeyen ama sürekli var olan bir ağırlık gibi eşlik eder insana.

Ama sonra bazı bağlar, kelimelerden bağımsız, sadece varlıklarıyla bile insana ait olma hissini hissettirir.

Yargılamayan, ölçmeyen, eksik aramayan bir kabul… Sanki uzun zamandır eksik olan bir parça, ilk kez yerini bulur gibi.

Aşk sanırım tam böyle birşey başka bir anlama bürünüyor. Sadece iki kişi arasında kurulan bir bağ olmaktan çıkıp, insanın iç dünyasını dönüştüren, onu kendine getiren bir güce dönüşüyor.

İnsan, aşk sayesinde yalnızca birine değil, hayata da daha farklı bakmaya başlıyor”muş” yeni yeni kavrıyoruz. Daha yumuşak, daha sabırlı, daha açık…

Ve en önemlisi, daha ait hissederek.

Kazandırdığı şey yalnızca bir duygu değil insanın hayatında genişleyen bir alan. O alanın içinde anne gibi sarıp sarmalayan bir şefkat, aile gibi insanı hayata bağlayan bir bütünlük beliriyor.

Seçilmiş aile ile kalabalıklaşıp köksüzlükten arınıp yaşam ağacı gibi kök saldığını hissediyorsun.

İnsan, bu bağlar sayesinde sadece duygusal olarak değil, varoluş olarak da kendini daha sağlam hissediyor.

Dağılacak gibi olduğunda tutan, yalnız kaldığında hatırlatan, yolunu kaybettiğinde yön gösteren bir iç denge oluşuyor.

Aslında mesele hangi kaleye sahip olduğumuz değil. Belki de mesele, hangi bağların bizi hayatta tuttuğu.

Yükselen kaleler var, evet. Ama yükselmeyen kaleler de var. Ve bazı hayatlar, yükselmemeyi seçtiği için değil, akarken şekil aldığı için anlam kazanıyor.

Sonunda geriye kalan şey, inşa edilmiş bir yapı değil yaşanmış, hissedilmiş, bazen dağılmış ama yine de iz bırakmış bir yol oluyor.

Ve o yolun içinde, insanın kendini ilk kez bir yere ait hissettiği o sessiz an… Belki de bütün hikâyenin en dengeli, en gerçek noktası orası.

Bunun üzerine Sezen Aksu’nun “Ey Aşk” tınısı ne güzel gider, değil mi?

Bence evet…

Canavarlarla dolu bu ormanda, ışığı yanan evinizi bulmanız dileğiyle.

Öperim hırpalanmış kalbinizden.













Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu