InstagramKöşe Yazarlarımız

Dünya Siyasetinin Deneme Alanı | The Testing Ground of World Politics







Dünya siyaseti ekonomi üzerine kurulmuş olup, tüm siyasi sistemler, ekonomik modellerle açıklanır.

Ekonomik modeller, insanların üretim ve tüketim davranışları üzerine şekillendiğinden, bir sistemin işleyip işlemediği insanlar ve ülkeler üzerinde denenir.

Tarihsel süreçler incelendiğinde, dünya siyasetini kendi çıkarları için şekillendiren güçlerin, Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyayı bir deneme alanı olarak seçtiklerini görmekteyiz.

1789 Fransız Devrimi ile başlayan etnik temele dayalı, ulus devlet modelinin hayata geçirilmesi, Osmanlı egemenliği altındaki ülkelerde uygulamaya girer.

XIX. yüzyıl başında, Osmanlı egemenliğindeki farklı etnik topluluklar, emperyalist güçlerin kışkırtması ve desteği ile bağımsız ulus devlet kurma mücadelesine girişir ve Balkanlar başta olmak üzere orta doğu coğrafyasında onlarca devlet tarih sahnesine çıkar.

Böl, parçala, yönet” taktiğine dayalı, sınırları cetvelle çizilen sözde bağımsız, onlarca devlet, bugün hala daha ABD, İngiltere ve Fransa tarafından sömürülmeye devam edilmektedir.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı coğrafyasında yaşayan farklı etnik ve dini grupların isyan etmeleri gerekçe gösterilerek, ülkeden sürülmeleri veya etnik temizliğe uğramaları çokça tartışılan bir konudur.

Etnik temizlik konusu fikrini ortaya atıp, uygulattıranın, Osmanlı ordusunu yöneten Alman subayların olduğu, gözden hep kaçırılır. Ayni Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında işlediği insanlık suçlarının ilk deneme alanı Osmanlı topraklarıydı.

Yüzyıllar boyu birlikte ve iç içe yaşayan Türk ve Yunan halklarını birbirine düşüren İngiltere ve Fransa, Türk bağımsızlık savaşının İslam ülkelerine örnek olmaması ve Sovyetler Birliği tehlikesini hep siyasetlerinde ön planda tutmuşlardır.

Osmanlı Devleti’nin padişahlık rejiminden, kendileri ile müttefik olan laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişini sağlamaya yönelik senaryoların arka planında bu emperyalist devletler olmakla birlikte, çatıştırılan halklar hala daha acılar yaşamaya devam etmektedirler.

İkinci Dünya Savaşı sonunda, bir İslam ülkesi olan Türkiye’nin NATO’ya alınması da önemli bir siyasi gelişmedir. NATO üzerinden sağlanan düzenlemelerle, Türkiye ve Türk ordusu, İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD üzerinden dünyaya egemen olan “Yahudi sermayesinin” güdümüne sokulmuştur.

Bu yüzdendir ki, 1948’de, Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail Devleti’ni ilk tanıyan ülkelerin başında Türkiye gelmektedir.

1950’li yıllar sonrası, Türkiye’de iktidar olan Demokrat Parti ile birlikte, ABD’nin bu coğrafyadaki etkisi artmış ve Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen “soğuk savaş” döneminde din siyasi bir silaha dönüştürülmüştür.

Özellikle bu dönemde ABD, Türkiye’deki tarikatlara çok ciddi yatırım yaparak, etkinliklerinin günümüze kadar gelmesine neden olmuştur.

1960 – 1980 yılları arasında ABD, sağ-sol ve etnik Kürt milliyetçiliğine karşı Türk milliyetçiliğini öne çıkaran birçok fraksiyon ve örgütler kurdurularak, Türkiye’yi kardeş kanının aktığı bir çatışma alanına dönüştürerek kontrol altında tutulmasını sağlamıştır.

Gladiyo, derin devlet, kontrgerilla veya “Seferberlik Tetkik Kurulu” adı altında faaliyet gösteren bu kurumların hepsi ABD tarafından kurulup, mali olarak desteklenmişlerdir.

12 Eylül 1980 yılında sahneye konan faşist askeri darbe sonunda, çatışmaların birdenbire durması, terörün devlet destekli olduğunu gösteren en önemli kanıttır.

Darbe gerçekleştirildiğinde CIA’nın Türkiye İstasyon Şefi Paul Henze’nin darbenin gerçekleştiği gün Washington’a gönderdiği mesajda “Ankara’daki çocuklar başardı” açıklaması ise Türkiye’yi kimin yönettiğini açıkça göstermektedir.

Milton Friedman’nın yeni liberal modelinin ilk uygulandığı ülkelerden biri de Türkiye’dir. Bu süreç özelleştirme adı altında kamu mallarının peşkeş çekildiği Turgut Özal ile başladı.

Ilımlı İslam modeli çerçevesinde dini siyaset aracı yapan, milliyetçiliği de sol ve Kürt karşıtlığı olarak görüp, bunun üstünden vatan, millet, bayrak ve şehit edebiyatı yapanlar, Türkiye’de iktidar koltuğuna oturtuldu.

Kemalist orduyu saf dışı etmek için organize edilen 15 Temmuz başarılı darbe girişimi, ABD’nin kurduğu Fethullahçı tarikat örgütlenmesi üzerinden kurgulanarak her iki hedefin de ortadan kaldırılarak, Yahudi küreselcilere hizmet eden tek adam rejiminin güçlenmesi sağlamıştır.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barracks Antalya’daki zirvede yaptığı konuşmada “Orta Doğu’da monarşik yapılı güçlü liderliklerin en iyi yönetim şekli olduğunu” vurgulamıştır.

Bu söyleme bakıldığında, bugün Türkiye’de, neden tek adam rejimine geçildiğini ve bunun kimler tarafından planlanıp uygulamaya konduğunu daha iyi anlarsınız.

Değişen dünya dengeleri ile birlikte, dünya siyasetine şekil veren ABD orjinli Yahudi sermaye grupları ile Katolik sermaye grupları arasındaki kavga giderek yükselmektedir.

Katoliklerin lideri Papa ile Yahudi sermayesinin desteğinde ABD Başkanı seçilen Donald Trump arasındaki söz düellosu bu kavganın su yüzüne çıkan bölümüdür. Bölgemizde devam eden savaşların temelinde bu çelişki yatmakta olup, sistemlerin bitirilerek yenilerinin kurulması öngörülmektedir.

Eğitimden sağlığa ve güvenliğe kadar, devletin temel görevlerinin de değişen dünya düzeni ile birlikte yeniden şekilleneceği açıktır.

Pandemi ile başlayan bu yeni uygulamaları takip etmek için, Türkiye’deki yetkililerin ne söylediklerine değil, onları Türkiye’nin başına iktidar yapan, ABD orijinli Yahudi küresel güçlere hizmet için ne yaptıklarını izlemeye devam edin.

***

The Testing Ground of World Politics

World politics is built upon economics, and all political systems can be explained through economic models. Since economic models are shaped by people’s production and consumption behaviors, whether a system functions or not is tested on people and countries. When historical processes are examined, it becomes clear that the powers shaping world politics for their own interests have chosen the geography that includes Turkey as a testing ground.

The implementation of the ethnically nation-state model, which began with the 1789 French Revolution, was put into practice in countries under Ottoman rule. In the early 19th century, different ethnic communities within the Ottoman Empire, encouraged and supported by imperialist powers, began struggling to establish independent nation-states.

As a result, dozens of states emerged on the historical stage, particularly in the Balkans and the Middle East. These so-called independent states, whose borders were drawn with rulers based on a “divide, fragment, and rule” strategy, are still being exploited today by the United States, the United Kingdom, and France.

During World War I, the deportation or ethnic cleansing of various ethnic and religious groups living in Ottoman territories—justified by their alleged uprisings—remains a highly debated issue.

What is often overlooked is that the idea and implementation of ethnic cleansing were influenced by German officers who commanded the Ottoman army. The same Germany used Ottoman lands as an initial testing ground for the crimes against humanity it later committed during World War II.

For centuries, Turkish and Greek peoples lived together closely, yet they were set against each other by the United Kingdom and France. These powers aimed to prevent the Turkish War of Independence from becoming an example for Islamic countries and consistently prioritized the perceived threat of the Soviet Union in their policies.

Although imperialist states played a role behind the scenes in the transition from the Ottoman monarchy to the secular, democratic Republic of Turkey—an ally of theirs—the peoples who were set against one another continue to suffer.

At the end of World War II, Turkey’s inclusion in NATO, despite being a Muslim country, was a significant political development. Through arrangements made via NATO, Turkey and its military were brought under the influence of Jewish capital groups that dominated the world through the United States after the war.

This is one of the reasons why Turkey was among the first countries to recognize the State of Israel, established on Palestinian lands in 1948.

After the 1950s, with the Democrat Party coming to power in Turkey, U.S. influence in the region increased. During the Cold War against the Soviet Union, religion was turned into a political tool. Particularly in this period, the United States invested heavily in religious communities in Turkey, contributing to their continued influence up to the present day.

Between 1960 and 1980, the United States helped establish numerous factions and organizations that promoted Turkish nationalism against leftist movements and ethnic Kurdish nationalism.

By doing so, Turkey was turned into a conflict zone marked by fratricidal violence, allowing it to be kept under control. Institutions operating under names such as Gladio, the deep state, counter-guerrilla, or the “Special Warfare Department” were all established and financially supported by the United States.

The abrupt end of violence following the fascist military coup of September 12, 1980, is seen as a key indication of state-supported terrorism. On the day of the coup, the CIA’s station chief in Turkey, Paul Henze, reportedly sent a message to Washington stating, “Our boys in Ankara have succeeded,” clearly indicating who was influencing Turkey’s governance.

Turkey was also one of the first countries where Milton Friedman’s neoliberal model was implemented. This process began under Turgut Özal, during which public assets were privatized. Within the framework of a “moderate Islam” model, religion was used as a political tool, while nationalism was framed primarily as opposition to leftist and Kurdish movements. Those who capitalized on themes of nation, flag, and martyrdom were brought to power in Turkey.

The coup attempt of July 15, organized to sideline the Kemalist military, was orchestrated through the Gülenist network, which had been fostered by the United States. This process ultimately eliminated both sides and strengthened a one-man rule aligned with global interests.

At a summit in Antalya, U.S. Ambassador to Turkey Tom Barrack emphasized that strong, monarchic-style leadership is the best form of governance in the Middle East. This statement sheds light on why Turkey has transitioned to a one-man system and who planned and implemented it.

With shifting global dynamics, tensions between U.S.-origin Jewish capital groups and Catholic capital groups are intensifying.

The public exchange between the Pope and U.S. President Donald Trump reflects this conflict. The wars ongoing in our region stem from this contradiction, and it is anticipated that current systems will be dismantled and replaced with new ones. It is clear that the fundamental roles of the state—from education to healthcare and security—will be reshaped in line with the changing world order. To understand these developments, rather than focusing on what officials in Turkey say, one should observe what they do in service of the Jewish global powers that brought them to power.















Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu