Herkes Bir Şey Olmak İstiyor…

Son yıllarda toplumda dikkatimi çeken en büyük değişimlerden biri, “bir şey olma” yarışının artık neredeyse herkesin tek hedefi hâline gelmiş olmasıdır. Sanki insan olmanın, üretmenin, çalışmanın ya da topluma faydalı olmanın hiçbir değeri kalmamış gibi; herkes mutlaka bir makamın, bir koltuğun, bir ünvanın peşinde koşuyor.
Eskiden “işi ehline bırakmak“, liyakat, eğitim ve tecrübe gibi kavramlar her alanda önemsenirdi. Bugün ise bunlar adeta rafa kaldırıldı. Yerini, “Ben de olmalıyım“, “Ben olmazsam olmaz” anlayışı aldı. Böyle olunca da bilgi, birikim ve emek geri plana itiliyor; hırs, hesap ve koltuk sevdası ön plana çıkıyor. Özellikle kırsalda daha yaygın görüyoruz.
İşin daha da üzücü tarafı ise bu yarışın her geçen gün büyümesi. Herkes her şeyi bildiğini düşünüyor. Kimse geri adım atmıyor, kimse “Bu işi benden daha iyi yapacak biri vardır” deme olgunluğunu gösteremiyor. İlle de bir makama ulaşacağım diye insanların birbirini kırması, çirkin söylemler, kirli pazarlıklar ve ne yazık ki ahlaki sınırların zorlanması artık sıradan hâle gelmiş durumda.
Bir söz vardır: “Herkes doktor olmak isterse, hastayı kim tedavi edecek?”
Aslında mesele tam da budur. Herkes yönetici olmak istiyor ama yöneten kadar üretene de ihtiyaç var. Herkes milletvekili, bakan, belediye başkanı ya da muhtar olmak isterse; bu ülkenin öğretmeni, çiftçisi, ustası, işçisi, memuru, sanatçısı kim olacak?
Makam ve mevki elbette kötü değildir. Kötü olan, ona ulaşmak için her yolu mübah görmek ve liyakati göz ardı etmektir. Çünkü liyakat ortadan kalktığında adalet de kaybolur. Adalet kaybolduğunda ise toplumun vicdanı yara alır.
Bugün yaşadığımız en büyük sorunlardan biri de tam olarak budur. “İlle de ben bir şey olmalıyım” kaygısı, insanların karakterlerini bile değiştirebiliyor. Dün sözde ilkelerinden taviz vermeyenler, bugün küçük bir makam uğruna sessiz kalabiliyor. Dün yanlışlara karşı duranlar, bugün çıkar hesapları nedeniyle susmayı tercih edebiliyor.
Daha önce de yazmıştım; “Ben olmazsam olmaz” hastalığı hızla yayılıyor. Bunun yanında bir de “Bir şey kapma” telaşı başladı. Kim önce hangi koltuğu kapacak, kim hangi görevi alacak, kim hangi makamı elde edecek…
Bu yarışın sonunda ise dostluklar bozuluyor, insanlar birbirine düşman oluyor, yılların birlikteliği birkaç koltuk uğruna dağılıyor.
En acısı da şudur: Bu kapışma kültürü, paylaşmayı, dayanışmayı, dik durmayı ve toplumsal ahlakı sessizce yok ediyor. İnsanlar artık doğruları savunmaktan çekiniyor.
Çünkü herkesin bir hesabı, bir beklentisi, bir planı var. Böyle olunca da yanlışa yanlış diyenlerin sayısı her geçen gün azalıyor.
Gidişatı izliyor ve görüyoruz. Açılan yaralar büyüyor. Kırgınlıklar derinleşiyor. Siyasi ahlak, liyakat ve irade zayıflıyor. Eğer bu anlayış değişmezse, yarın çok daha ağır bedeller ödemek zorunda kalacağız.
Bu yüzden bir çağrıda bulunmak istiyorum;
Eğer ille de bir şey olacaksanız, önce dürüst bir insan olun. Adaletli olun. Vicdanlı olun. Liyakatten yana olun.
Çünkü toplumun bugün en çok ihtiyaç duyduğu makam sahibi insanlar değil; karakter sahibi insanlardır.
Günü geçirmek için atılan sahte adımlar, ileride büyük yaralar açacaktır.
İnanıyorum ki yeniden dürüstlüğü, emeği ve liyakati esas alabilirsek, kaybettiğimiz toplumsal ahlakı da yeniden inşa edebiliriz.
Makamlar geçici, insanlık kalıcıdır.
Güneşin doğduğu yerden herkese selam olsun…




















