
Kıbrıs Türk İnşaat Müteahhitleri Birliği (KTİMB) Başkanı Cafer Gürcafer, Fransa‘daki Aix-en-Provence İstinaf Mahkemesi‘nin Kıbrıs’ın kuzeyinde emlakçılık yapan ve “işgal bölgesindeki Rum mallarını yasa dışı pazarlamakla” suçlanan Litvanya vatandaşı Rasa Zilevice hakkında verdiği “Kıbrıs Cumhuriyeti’ne iade” kararının hukuki değil siyasal olduğunu ve sadece bir kişiyi ilgilendiren bir karar olmadığını belirtti. Aynı Mahkemenin geçtiğimiz aylarda, aynı suçlamayla tutuklanan İran asıllı bir KKTC vatandaşının iade talebini reddettiğini hatırlatan Gürcafer, Kıbrıs sorunu meselesinin en hassas başlıklarından olan “mülkiyet meselesi“nin ancak tarafların üzerinde uzlaşacağı kapsamlı ve kalıcı bir siyasi çözüm çerçevesinde ele alınabileceğini vurguladı.
Aynı Mahkemenin aynı konuda kısa süre içinde farklı kararlar üretmesinin “siyasi baskı” ile açıklanabileceğine işaret eden Gürcafer, “Bu yaklaşım, Rum tarafının kapsamlı çözüme katkı sunmak yerine, tek taraflı baskı yöntemleriyle siyasi sonuç elde etmeye çalıştığı yönündeki endişeleri daha da güçlendirmektedir” dedi
Gürcafer: Hukuki bir değerlendirme değil, siyasi bir tercihtir
Yazılı açıklama yapan Gürcafer, Fransa‘daki Aix-en-Provence İstinaf Mahkemesi‘nin Kıbrıs’ın kuzeyinde emlakçılık yapan ve “işgal bölgesindeki Rum mallarını yasa dışı pazarlamakla” suçlanan Litvanya vatandaşı Rasa Zilevice hakkında verdiği “Kıbrıs Cumhuriyeti’ne iade” kararının, yalnızca bir kişiyi ilgilendiren hukuki bir mesele olmadığını, bu kararın; Kıbrıs meselesinin siyasi parametrelerini, taraflar arasındaki hassas dengeyi ve adada yeniden oluşturulmaya çalışılan güven ortamını doğrudan etkileyebilecek nitelikte son derece kaygı verici bir gelişme olduğunu belirtti.
Rum yönetiminin Avrupa Birliği hukukunu siyasi amaçlarla araçsallaştırarak egemenlik iddialarını Kuzey Kıbrıs’a taşımaya çalışmasının, ne Avrupa Birliği’nin kendi hukuk düzeniyle ne de uluslararası hukukun temel ilkeleriyle bağdaştığını söyleyen Gürcafer, Avrupa Birliği’ne Katılım Antlaşması’nın 10 No’lu Protokolü’nün açık biçimde, “Kuzey Kıbrıs’ta Avrupa Birliği müktesebatının askıda olduğunu” hükme bağladığına işaret etti.
Gürcafer, “Buna rağmen Avrupa Birliği hukukunun Kuzey Kıbrıs üzerinde fiili egemenlik tesis edecek şekilde kullanılmaya çalışılması, hukuki bir değerlendirme değil, siyasi bir tercihtir. Böyle bir yaklaşım yalnızca hukukun güvenilirliğini zedelemekle kalmayacak, aynı zamanda Kıbrıs’taki çözüm perspektifine de ciddi zarar verecektir” dedi.
“Çözümsüzlüğü beslemektedir”
Mülkiyet meselesinin, Kıbrıs sorununun en temel ve en hassas başlıklarından biri olduğunu, bu konunun mahkeme kararları, tutuklama emirleri veya Avrupa Tutuklama Emri mekanizmaları üzerinden değil; ancak tarafların üzerinde uzlaşacağı kapsamlı ve kalıcı bir siyasi çözüm çerçevesinde ele alınabileceğini vurgulayan Gürcafer, hukuki mekanizmaların siyasi baskı aracı olarak kullanılmaya başlanmasının, uzlaşı zemini oluşturmak yerine taraflar arasındaki güvensizliği derinleştirdiğine dikkat çekti.
“Kuzey Kıbrıs ekonomisini hedef alan ve yasal çerçevede faaliyet gösteren kişi ve kuruluşları suçlu gibi göstermeye yönelik bu girişimler, çözüm iradesini güçlendirmemekte; tam aksine çözümsüzlüğü beslemektedir” diyen Gürcafer, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin himayesinde yeniden ivme kazandırılmaya çalışılan diyalog sürecinin bulunduğu bir dönemde bu tür adımların atılmasının son derece düşündürücü olduğunu kaydetti.
“Müzakerelerin başarıya ulaşabilmesi için tarafların birbirlerine baskı kurmaya değil, güven inşa etmeye odaklanmaları gerekir”
Temmuz ayı sonu veya Ağustos ayı başında gerçekleştirilmesi planlanan 5+1 formatındaki gayri resmî toplantı öncesinde yaşanan bu gelişmelerin, güven artırıcı önlemleri desteklemek yerine müzakere atmosferini zehirleme riski taşıdığını söyleyen Gürcafer, müzakerelerin başarıya ulaşabilmesi için tarafların birbirlerine baskı kurmaya değil, güven inşa etmeye odaklanmaları gerektiğini belirtti.
Samimi bir müzakere sürecinin temel şartının “karşılıklı iyi niyet, siyasi eşitliğe saygı ve güven ortamının korunması” olduğunu kaydeden Gürcafer, bir taraftan diyalog ve çözüm çağrısı yapılırken, diğer taraftan Kuzey Kıbrıs ekonomisini hedef alan hukuki ve siyasi girişimlerin sürdürülmesinin, yapıcı müzakere anlayışıyla bağdaşmadığını belirtti.
Gürcafer, “Bu yaklaşım, Rum tarafının kapsamlı çözüme katkı sunmak yerine, tek taraflı baskı yöntemleriyle siyasi sonuç elde etmeye çalıştığı yönündeki endişeleri daha da güçlendirmektedir” dedi.
“Birleşmiş Milletler’e önemli sorumluluklar düşüyor”
Bu noktada Birleşmiş Milletler’e önemli sorumluluk düştüğünü, müzakere zemininin korunması ve taraflar arasında güven ortamının zedelenmemesi için tek taraflı adımlar karşısında daha etkin ve yapıcı bir tutum sergilenmesi gerektiğini belirten Gürcafer, aynı şekilde Avrupa Birliği’nin de kendi hukuk düzenine, kurucu antlaşmalarına ve hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kalması gerektiğini vurguladı.
Gürcafer, “Avrupa Birliği hukukunun siyasi hedefler doğrultusunda farklı şekillerde yorumlanmasına izin verilmesi, yalnızca Kıbrıs meselesine değil, Avrupa hukuk sisteminin güvenilirliğine de zarar verecektir” ifadelerini kullandı.
“Aynı hukuki olgulara ilişkin birbirine tamamen zıt sonuçlara ulaşılması, hukuki tutarlılık konusunda ciddi soru işaretleri doğurdu”
Öte yandan, Fransa’daki Aix-en-Provence İstinaf Mahkemesi’nin kısa süre önce aynı hukuki çerçevede değerlendirdiği Behdad Caferi dosyasında iadeyi reddetmiş olmasına rağmen çok kısa bir süre sonra aynı mahkemenin ve aynı yargıçların Rasa Zilevice hakkında tam tersi yönde karar vermesinin son derece dikkat çekici olduğuna işaret eden Gürcafer, aynı hukuki olgulara ilişkin birbirine tamamen zıt sonuçlara ulaşılmasının, kararların hukuki tutarlılığı konusunda ciddi soru işaretleri doğurduğunu söyledi.
Bu çelişkinin Fransız yargısının bu süreçte siyasi baskılardan ne ölçüde etkilendiğine ilişkin kaygıları artırdığını ve hukuki öngörülebilirlik ilkesini tartışmalı hâle getirdiğini söyleyen Gürcafer, “Kıbrıs’ta yeniden şekillenmeye çalışan siyasi diyalog sürecinin önüne engeller koyan, güven ortamını zedeleyen ve taraflar arasındaki mesafeyi artıran bu tür girişimler hiçbir tarafa kazanç sağlamayacaktır. Tam tersine, kapsamlı ve kalıcı bir çözüme ulaşılmasını daha da zorlaştıracaktır” dedi.
“Ekonomik yaşamı hedef alan baskılar, çatışma ve güvensizliğin güçlenmesine hizmet edecektir”
Kıbrıs Türk İnşaat Müteahhitleri Birliği (KTİMB) olarak bugüne kadar Kıbrıs’ta kalıcı, adil ve sürdürülebilir bir çözüme ulaşılması amacıyla yürütülen tüm siyasi süreçlere yapıcı katkı sunduklarını, diyalog, uzlaşı ve müzakere zeminini güçlendirecek her girişimi samimiyetle desteklediklerini hatırlatan Gürcafer, ancak bugün gelinen noktada üyelerini ve Kuzey Kıbrıs’ta yasal çerçevede yatırım yapan, üreten ve ekonomik faaliyet yürüten insanları doğrudan hedef alan bu girişimlerin kabul edilebilir sınırları aştığını kaydetti.
Gürcafer, “Kıbrıs Türk halkının ekonomik varlığını baskı altına almaya yönelik hiçbir girişimi kabul etmemiz mümkün değildir. Ekonomik yaşamı hedef alan baskılar, siyasi çözümün değil, çatışma ve güvensizliğin güçlenmesine hizmet edecektir” dedi.
“Kıbrıs’ta kalıcı bir çözüme ulaşmanın yolu, baskı, tehdit ve tek taraflı uygulamalardan geçmez”
Başta Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman olmak üzere hükümeti, ilgili kurumları ve Anavatan Türkiye Cumhuriyeti yetkililerini bu süreçte uluslararası hukuk ve diplomasi zemininde gerekli tüm girişimleri kararlılıkla sürdürmeye davet eden Gürcafer, aynı çağrıyı Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’ne de yaptıklarını belirtti.
Gürcafer açıklamasını şu sözlerle tamamladı;
“Birleşmiş Milletler’in müzakere zeminini koruyacak aktif bir rol üstlenmesini; Avrupa Birliği’nin ise kendi kurucu antlaşmalarına, özellikle de Katılım Antlaşması’nın 10 No’lu Protokolü’ne uygun hareket ederek hukuku siyasi amaçlarla araçsallaştıran yaklaşımlara izin vermemesini bekliyoruz.
Kıbrıs’ta kalıcı bir çözüme ulaşmanın yolu, baskı, tehdit ve tek taraflı uygulamalardan değil; karşılıklı saygı, siyasi eşitlik, uluslararası hukuka bağlılık ve samimi diyalogdan geçmektedir.
Kıbrıs Türk İnşaat Müteahhitleri Birliği olarak haklarımızı, üyelerimizin meşru ekonomik faaliyetlerini ve Kıbrıs Türk halkının geleceğini korumak adına her platformda mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz”




















