Trump ABD’yi İran Savaşına Sokacak mı?

HAMAS çetelerinin 7 Ekim’deki sivillere yönelik kanlı terör saldırısı ardından İsrail’in Gazze’de başlattığı -pek çok hukukçunun “soykırım” olarak adlandırdığı, sivilleri hedef alan toplu kıyım operasyonu, sırasıyla Lübnan, Suriye ve Yemen’e karşı savaş anlamına gelen yoğun harekatlar ardından İran’a odaklanmış durumda.
Tam bir hafta geçti. Hedef alınan ülkenin, İran’ın siyasi ve askeri hacmi nedeniyle savaşın ne zaman, nasıl sonuçlanacağı konusunda kimsenin bir fikri yok.
Olmadığı gibi, özellikle Türkiye gibi medyası “mesleki tasfiye”ye uğratılmış ülkelerin televizyonlarında kafadan atma söylemler analiz gibi sunuluyor ve daha beteri; nesnel bilgi aktarımı yerine herkes bir tarafı tutma, diğer tarafı lanetleme hezeyanına kapılmış durumda. Bilmeden konuşmak hayli revaçta.
Neyse, ben çifte standardın daniskasını yansıtan son hadiseden başlayayım.
İran’ın önceki gün İsrail’in güneyindeki Soroka Hastanesi’ne roket saldırısı ardından, Netanyahu Hükümeti’nin bakanları ve sözcüleri kınama yarışına girdiler.
Dışişleri Bakanı İsrael Katz’a göre saldırı, sivilleri hedef aldığı için uluslararası hukukun ihlaliydi.
Sağlık Bakanı Uriel Bosso, saldırıyı “bir terör eylemi ve bir kırmızı çizginin aşılması” olarak nitelendirdi, “Masum sivillere ve hayat kurtarmaya adanmış sağlık ekiplerine karşı İran rejimi tarafından kasıtlı olarak işlenen bir savaş suçudur” dedi.
İsrail Ordusu (IDF) Sözcüsü Tuğgeneral Effie Defrin de şu açıklamada bulundu: “Hiçbir şüphe olmasın, İran rejimi hastaneye ve yerleşim merkezine kasıtlı ve kötü niyetli şekilde, sivillere zarar vermek amacıyla ateş açtı. Bu, devlet destekli terörizmdir ve uluslararası hukukun açıkça ihlalidir”
Bu sözleri edenler, Gazze’de en az 50 bin sivilin katledilmesinden sorumlu aşırı sağcı ve dincilerden müteşekkil hükümet efradı. Şimdi, Mayıs ayı itibarıyla Gazze’de hastane, sağlık ocağı ve personele neler olmuş, buraya not düşelim:
Gazze’deki hastanelerin en az yüzde 94’ü hasar görmüş ya da tamamen yıkılmış durumda. 36 hastaneden yalnızca 19’u hâlâ ya kısmen çalışmakta ya da temel acil bakım hizmeti sunabilmekte.
Hastaneler, klinikler, eczaneler ve tıbbi depolama tesisleri dahil olmak üzere sağlık kuruluşları 2024 yılı boyunca en az 192 kez hasar görmüş ya da yıkılmış durumda.
Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF), Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de binin (1000) üzerinde sağlık çalışanının öldürüldüğünü bildirdi.
Filistinlilere Tıbbi Yardım (MAP) örgütüne göre, İsrail’in 19 ay süren askeri saldırısı sırasında Gazze’de en az bin 400 sağlık çalışanı öldürüldü.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve diğer kaynaklara göre, Haziran 2024 itibarıyla İsrail, Gazze’de 464 sağlık kuruluşunu hedef aldı; bu saldırılarda 727 sağlık çalışanı öldürüldü, 933 sağlık çalışanı ise yaralandı. Ölenler arasında doktorlar, hemşireler, sağlık görevlileri ve cerrahlar bulunuyor; birçoğu hastanelerde, ambulanslarda ya da görev başındayken hayatını kaybetti.
Yorum sizin.
Ama şu çok dikkat çekici. Biz gazeteci ve yorumcular, son yıllarda şekillenen otokrasi ve dikta rejimlerinde yandaşa ayrı, muhalife ayrı muamele ifade eden “ikili hukuk” sisteminin bireylerle sınırlı olduğunu görmekte ve anlatmakta idik.
Malum bu kavram, Almanya Nazi döneminde şekillenmişti. Ernst Fraenkel, “İkili Devlet” başlıklı kitabında (İletişim Yayınları) bunu inceler.
“Bir yandan, kendi koyduğu yasa ve kurallara uyan, -en azından “kitabına uyduran”- norm devleti. Diğer yandan, siyasi icaplara göre verdiği keyfî kararlarla yöneten ve herhangi bir normla kendini bağlı saymayan önlem devleti. İkili devlet, bu iki sistemin yan yana var olduğu bir rejim”
Ama, Gazze ve sonrası net bir şekilde ortaya koydu ki, “ikili hukuk”, devletler arasında da uluslararası yasal düzen içinde ayrım yapmakta. İsrail’in onlarca hastaneyi vurması normal, ama orada tek bir hastane vurulunca hem siyasal tepki hem de medya söylemi şizofrenik bir hale bürünüyor. Hesap sorma işi çatallanıyor.
İlginç bir “dokunulmazlık” durumuyla karşıyayız.
Buradan öncelikli olarak Doğu Akdeniz’i de, Kıbrıs’ı da yakından ilgilendiren “Ne olacak bu İran savaşının sonu?” sorusuna geçebiliriz.
Kısa cevap: Bu pilav biraz daha su kaldıracak, belki de daha çok.
Son veriler şunu anlatıyor: ABD Donald Trump, ABD’nin İsrail’in İran’la savaşına katılıp katılmayacağına karar vermek için iki haftalık bir süre belirledi. Beyaz Saray’a göre bu süre, çatışmayı müzakere yoluyla sona erdirme olasılığını değerlendirmek için tanındı.
Önceleri Trump’ın ağır bombardıman uçaklarını devreye sokmanın eşğinde olduğu sanılıyordu, ama İsrail dışişleeri ve savunma bakanlarının peşpeşe “İran’ın dini ileri Hameney’in yok edilmesi ve Tahran’da rejim değişikliği”ni stratejik hedef olarak ilanı, ABD’de tereddütü beslemiş durumda.
“Sonu gelmez savaşlara son” sloganıyla seçilen ABD Başkanının yakın çevresinde “izolasyonistler” dediğimiz “içimize kapanalım, dışardakiler ne halt ederse etsin”ciler var; bunların başını Başkan Yardımcısı JD Vance çekiyor.
Öbür yanda ise, oldum olası “yakıp yıkalım, işlerini bitirelim”ciler yani şahinler var. Bunların arasında bazı generaller başı çekiyor. ,
Kaldı ki Trump zaten bir öyle bir böyle konuşan biri. Başkanla önceki dönemde kavga ederek görevden alınan eski Ulusal Güvenlik Danışmanı -ve “şahin”- John Bolton geçen gün New York Times’a eski patronuyla ilgili şunu söyledi: “Bu kritik noktada, birinden ‘sihirli” cümleyi duymanın peşinde. Duyduğunda kararı o yönde olacak. Yoksa kendisi daima en son konuştuğu kişinin fikrini esas kabul edegelmiştir”
İki hafta mühlet uzun bir zaman. İran’dan “görüşelim” sinyalleri geldi, hatta bir iki uçağın Umman’a gittiği de gelen bilgiler arasında.
Avrupa Birliği üyesi büyük ülkelerin dışişleri bakanları da İranlı muadilleri ile dün görüştüler. Türkiye ve Rusya arabuluculuk teklifinde bulundu.
Roket menzili içindeki Körfez ülkeleri de tırmanışın İran karşısında kendilerini yakın hedef kılması dolayısıyla son derece huzursuz.
Peki, Trump ne yapacak? İsrail’e “durun” deyip İran yönetimini “nihai” bir müzakereye zorlayabilecek mi, yoksa İsrail’in “rejim değişikliği” ısrarı karşısında boyun eğip askeri harekata ABD güçlerini de -havadan sınırlı olmak kaydıyla- katacak mı?
Gündemde olan esas konu, Tahran’ın kuzeyindeki Fordo nükleer tesisi. Burada “henüz ciddi hasar yok” denmekte. Fordo’yu yok edebilecek kadar güçlü bir bombaya -GBU-57/B “Massive Ordnance Penetrator” (MOP)- sadece ABD sahip. Altı metre uzunluğundaki bu bombayı taşıyabilecek tek uçak ise B-2 tipi bombardıman uçağı.
Buradaki çalışmaların yerin 90 metre altında olduğu söyleniyor, ama Uluslarası Atom Enerjisi Kurumu’nun Fordo’yu vaktiyle ziyaret etmiş bir yöneticisi, Guardian gazetesine “yerin yarım mil (800 metre) altına indik” dedi.
Yani, ABD bu harekata aktif olarak katılsa bile, mutlak imha sonucu çıkmayabilir, daha beteri nükleer sızıntı olabilir, işler iyice çatallaşır, aynen Irak’ta olduğu gibi, tüm bu kaos ABD’nin ve hatta NATO’nun da eline ayağına dolanabilir. Savaş istemeyen Trump seçmen tabanı da “ne yaptın sen?” demeye başlayabilir.
Yani, mesele, İran razı gelse bile, nükleer faaliyet konulu yeni bir anlaşmaya İsrail’in yanaşıp yanaşmayacağında. İsrail, “hayvanı yaraladık, yaralı halde kalırsa daha azgınlaşır” argümanına sarıldı.
Ama o argümanın da arkasındaki asıl gerçek, İsveç’i merkez sağcı dışişleri eski bakanı ve eski başbakanı Carl Bildt’in son olarak X’te paylaştığı şekilde olabilir:
“Netanyahu İran’a saldırma başlatırken amacı nükleer silahları önlemek değil, ABD ile İran arasında yeni bir nükleer anlaşmayı engellemekti. Trump’ı ABD ile İran arasındaki JCPOA anlaşmasından çekilmeye iten kilit isim oydu ve şimdi de yeni bir anlaşmayı engellemek istiyor”
(JCPOA dediği, 2015’te İran ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi (ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Rusya, Çin) ve Almanya’dan oluşan P5+1 ülkeleri arasında imzalanan bir nükleer anlaşma).
Peki, “gerçek” nerede saklı* ABD’nin düşünce kuruluşu Quincy’den iki araştırmacı daha üç hafta önce, Tahran’da üst düzey yetkililerle derinlemesine konuşmuştu. Önceki gün Guardian’da pek çok karanlık noktaya ışık tutan bir yazı yayımladılar.
Şunları anlatmaktaydılar:
“İran Dışişleri Bakanlığı ve nükleer müzakere ekibinin üyeleri, ABD’nin Ortadoğu özel temsilcisi Steve Witkoff ile bir anlaşmaya varmak konusunda son derece istekliydi ve görüşmeleri ağırdan aldıklarına dair hiçbir izlenim vermiyorlardı.
İran’ın müzakereleri sürüncemede bıraktığı yönündeki anlatının aksine, biz bu yönde kasıtlı bir oyalamaya dair hiçbir kanıt görmedik. Aksine, İran’ın giderek derinleşen ekonomik krizi, Tahran’ın anlaşma yapması için güçlü bir motivasyon oluşturmuştu.
Tahran’ın farklı bölgelerinde görüştüğümüz orta sınıf İranlılar, ekonomik durumdan dolayı oldukça öfkeliydi, ama yaptırımların kaldırılmasıyla uluslararası seyahat ve ticarete daha fazla erişim sağlayabilecekleri için bu konuda umutluydular.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Araghchi, İran’ın düşük seviyeli uranyum zenginleştirme konusundaki kırmızı çizgisi dışındaki neredeyse her başlıkta esneklik gösterdi.
Bu esneklik, özel görüşmelerde de teyit edildi. İç kaynaklı uranyum zenginleştirme İran açısından müzakereye kapalıydı; ancak Witkoff’a sundukları tavizlerin önden verilmiş olduğunu düşünüyorlardı.
Bu kapsamda, zenginleştirme oranını yüzde 3.67 ile sınırlamayı ve gerekli tüm denetim ve gözetim mekanizmalarına onay vermeyi teklif etmişlerdi.
İran, 18 Mayıs’ta ABD’nin Ortadoğu özel temsilcisi Steve Witkoff’un yaptığı “yeni bir nükleer anlaşma için tek kabul edilebilir şart sıfır zenginleştirme” açıklaması karşısında tam anlamıyla hazırlıksız yakalandığını belirtti.
Tahran, bu açıklamanın kendileriyle daha önce yürütülen müzakerelerle taban tabana zıt olduğunu, masada dile getirilen esnek tutumlarla çeliştiğini savundu.
İranlı yetkililer, yaratıcı çözümlere de açık olduklarını gösterdiler; örneğin fazla düşük zenginleştirilmiş uranyumun Rusya’ya gönderilmesi, bölgesel bir zenginleştirme konsorsiyumu kurulması, hatta Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEA) ekiplerine ABD’li denetçilerin katılmasına izin verilmesi gibi — bu, önceki pozisyonlarına kıyasla büyük bir değişimdi.
Umman üzerinden yürütülen diplomatik kanallar hâlâ açık. Ancak İsrail’in bombardıman kampanyasının başlamasından sonra müzakere için gerekli siyasi alan daraldı.
ABD, Ortadoğu’da bir kez daha amaçları belirsiz, rejim değişikliği gibi sorumsuz söylemlerle süslenmiş; İran’ın Basra Körfezi’ndeki ABD üslerine saldırması hâlinde bölgesel bir yangına yol açabilecek, süresi belirsiz bir savaşa doğru farkında olmadan sürükleniyor. Üstelik bu savaş, İran’ın gerçek bir uzlaşma teklifi sunmasının ardından geliyor.
Eğer Washington diplomasiyi değil de bombaları seçerse, tarih bu savaşı bir zorunluluk değil, trajik ve pervasız bir tercih olarak kaydedecek”
İki haftalık geri sayma sürerken ve de İsrail’in bundan sonra ne yapacağı tam anlamıyla belirsiz iken, uyarılar da birbirini kovalamakta. Avrupa’da bunun başını Fransa Cumhurbaşkanı Macron çekiyor. Almanya ikili bir dil kullanıyor, Britanya’nın gözü ise her zamanki gibi ABD’de.
İki başyazı ile noktalayayım. Bunlardan ilkinde New York Times, Trump’a “savaşa girme konusunda kafana göre karar veremezsin” diyor:
“Bu, bir savaştır. Bu savaşı ilan etme yetkisi ne Bay Netanyahu’ya ne de Bay Trump’a aittir. (ABD’de) Anayasa’ya göre bu yetki yalnızca Kongre’ye verilmiştir. Bu meseleyi Kongre’de oylamaya sunmaktan kaçınmak, Amerikan halkının, hedefi belirsiz ve sonrası için herhangi bir planı olmayan bir dış savaşı daha desteklemediğini kabul etmek anlamına gelir. Rejim değişikliğine yönelik savaşların yakın geçmişi -özellikle Orta Doğu’da- cesaret verici olmaktan uzaktır. Savaşa ne zaman ve hangi koşullarda girileceği kararı genellikle zordur ve daima büyük önem taşır. Bu nedenle Anayasa, bu kararı hiçbir kişiye -başkomutan bile olsa- tek başına verme yetkisi tanımaz”
Guardian gazetesi ise başyazısında, “yeni tırmanışlar”a dikkat çekiyor:
“2003’teki ABD’nin Irak işgali ve Kuzey Kore’nin ayakta kalması dünyaya şu mesajı verdi: Kitle imha silahlarından uzak durmak değil, ne pahasına olursa olsun bu silahları elde etmek ve korumak en güvenli yol. Nükleer programını sınırlayıp karşılığında yaptırımların kaldırılmasını kabul eden İran’a saldırmak, bu kanaati daha da güçlendirecek. Bu saldırı Tahran’ın nükleer ilerlemesini bir miktar geciktirebilir; ancak İran’ın bomba yapma yolunda hızlanmasına ve daha önce kabul ettiği uluslararası denetimden kaçmasına neden olacak. Suudi Arabistan ve diğer ülkeler de büyük olasılıkla onu hızla takip edecek”



















