Sistem İyice Netleşiyor: “Muhalefetsiz Yeni Türkiye”

DEM’in boynuna “süreç” halkası takıldı, CHP’nin ise “kafası koparıldı”. Muhalefet etkisiz hale getiriliyor. Kitlesel öfkenin nereye nasıl kanalize olacağı ise belirsiz.
2013’ten beri sistem krizinin içine sürüklenen, 2016 darbe girişimi ve akabinde 2017 referandumuyla kendisini sistem krizinin tam ortasında bulan Türkiye’deki son gelişmeler ve buna gerek elitin gerekse siyaset zevatının tepkisi, ancak “absürt” veya “sürreel” kavramlarıyla tanımlanacak hale geldi.
DEM Parti’nin Öcalan kozuyla efsunlanması ardından, beklendiği üzere, CHP’nin “başının kesilmesi”, sistemin “Yeni Türkiye” adı altında tam olarak adının konması aşamasını ifade ediyor.
Özgür Özel’in görevden alınması hemen ardından, hiç bekletmeden, MHP lideri ve Cumhur İttifakı ortağı Devlet Bahçeli’nin devreye girmesi, girilen yoldaki tabela işaretlerinden birisi.
Bahçeli’nin Türkgün gazetesinde yayımlanan ve hemen her çevre tarafından adeta bir “akil insan müdahalesi” (!) gibi muamele gören açıklamalarını dikkatle okudum.
Şu sözlerinin altını çizdim:
• “Yargıtay’ın nihai kararıyla kesinleşecek olsa da yargı kararı ortadadır. Sayın Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanıdır. Mahkeme kararının uygulanması sürecinde yaşananlar ne CHP’ye ne de demokrasimize yakışan bir durum olmamıştır. Bundan sonraki süreçte Sayın Kemal Kılıçdaroğlu normal olarak mahkeme kararının ve genel başkan olmasının gereklerini yerine getirecektir. Bu kapsamda ilk olarak genel merkeze yerleşme, onarma ve toparlanmayı gerçekleştirecek, dağınıklığı giderecektir”
• “(Özel’in sözlerine atfen) ‘İki CHP’ den söz etmek ise bölünmeye heves anlamına gelecek, Türk siyasetindeki ufalanmış istikrarsız yapılara yeni bir ekleme olacaktır. Ayrıca Cumhuriyetle yaşıt bir partinin bölünmesine sebebiyet vermenin yükü ağır olacaktır”
• “Türk demokrasisinde parlamento ve siyasî parti kurumsallıklarının rolü bu denli önem arz ederken, siyasette çözümün parlamento dışında başka mecralarda aranması, demokrasi ve hak arayışı adı altında kontrolsüz sokak hareketlerini ve taşkınlıkları beraberinde getirecektir. Bölgemizde egemen devletler üzerinde oynanan oyunların en büyüğü ve artık klasikleşmiş unsuru, iç siyasete beşinci kol faaliyetleriyle müdahale etmek ve toplumsal karışıklığa zemin hazırlamaktır”
• “İç cepheyi tahkim etmeye çalıştığımız bu süreçte CHP üzerinden Türk siyasetinin istikrarsızlığa sürüklenmesi kabul edilemeyecek bir durumdur””
Bahçeli’nin meramının özeti şu: a) Mahkeme kararı gayet normaldir, b) Toplu itiraz ve gösteri hakkı kullanılamaz, c) CHP bölünmemelidir, d) İç Cephe şarttır, CHP bundan kaçamaz.
Türkiye’deki kaos öyle bir boyut kazandı ki, kimse de çıkıp “Bir dakika. Siyaset oyunundaki bir partinin lideri, hangi hakla rakip bir partinin iç işlerine karışmaya, akıl veya ayar vermeye karışıyor? Kim oluyor da milyonlarca seçmenin iradesini sözde tavsiyelerle hiçe sayıyor? Aynı şeyi bir parti lideri kendi partisine yapsa tepkisi ne olurdu?” diye sormuyor?
Buna tepki vermek bir yana, sağdan soldan herkes, gayet normal bir müdahale imiş gibi, bu açıklamayı sanki “sağduyu” çağrısı (“siz kardeşsiniz hadi barışın”) gibi değerlendiriyor, laf salataları birbirini izliyor.
Bir akıl tutulmasıdır bu.
Bahçeli, “akil insan” veya “yüksek hakem kurulu başkanı” misali bir rolü kolayca meşrulaştırıyorsa, buradan sadece Türkiye’deki sistem krizinin hangi boyutta olduğu sonucu çıkarılabilir.
Yaşananlar, DEM ve CHP’yi hedefleyen, muazzam boyutta, tarihi ağırlıkta bir siyaset mühendisliği hamlesi değilse, söyleyin, nedir?
1 Ekim 2024’te Öcalan’a “Umut Hakkı”nın teslimi vaadiyle başlayan ve sonradan Kürtlerin hak talepleri yerine sadece PKK’nin tek taraflı baskıyla ve karşılıklı adımlar atılmadan feshi ve silahsızlandırılmasından ibaret bir “süreç” olduğu anlaşılan gelişmeler boyunca susan, sol kesimin tecrübeli yorumcusu Oya Baydar, CHP’nin “kafasının koparılması” eylemleri sonrasında, dayanamadı ve sonunda patladı.
“T24’e yazmayalı tam iki yıl oldu. Kendi yazdıklarımdan sıkılmıştım, tekrarlar anlamsız geliyordu, rutine düşmüştüm… Ancak, öyle günler yaşıyoruz ki yazmamak suça ortak olmak gibi geliyor” diye yazdı Baydar.
Ve şu noktalarda üstüne basa basa vurgu yaptı:
“Derin devlet müesses nizamın, kurulu düzenin kollayıcısıdır. Devletin kırmızı çizgileri dendiğinde anlaşılan derin aklın ideolojik tercihleridir… Kurulu düzenin temelindeki kırmızı çizgiler kolay kolay değişmese de zamana zemine ve toplumsal güç dengelerine göre esneyebilir… Derinlere yeni unsurlar katılır, yeni ittifaklar yapılır, yeni söylemlere başvurulur.
Örneğin bir süre direndikten sonra AKP’nin değiştirilerek özümsenmesi ve devlet partisine dönüşmesi… Örneğin Bahçeli’nin —ki kendisi derin devletin güçlü kanadının temsilcisi ve sözcüsüdür— yağlı urgan salladığı Öcalan’ı “kurucu önder” ilan etmesi, vatan haini saydığı, kapatılması için mücadele ettiği, kapatmazsa Anayasa Mahkemesi kapatılmalıdır dediği HDP/ DEM partiyi himayesine alması…
Bahçeli’nin ve gönülsüz de olsa Erdoğan’ın “terörsüz Türkiye” adını verdikleri, bizlerin umutla ve iyimserlikle Kürt Açılımı dediğimiz gelişme; gerekse Özgür Özel CHP’sinin zorbalıkla Kılıçdaroğlu’na teslim edilmesi aynı büyük devlet projesinin iki ayağıdır.
Kürt sorunu yoktur diyenlerin Kürt açılımı, sadece silahlı hareketin, PKK’nin tasfiyesi değil Kürt siyasal hareketinin ve bunu da içeren Kürt hak mücadelesinin pasivize edilme hamlesiydi. İç cepheyi güçlendirmekten kasıt Kürt muhalefetinden kurtulmak, daha doğrusu iktidarın muhalefetine dönüştürmekti.
Sözde açılımın başladığı Ekim 2024’ten bugüne bir milim bile ilerleme olmaması, iki yıldır havanda su dövülmesi amacın ne olduğunun yeterli göstergesidir. Öcalan’la kanka olunurken Demirtaş’ın neden on yıldır hapishanede olduğunu düşünmek bile yeter…
Bir yılı aşkın süredir Özgür Özel CHP’sine uygulanan yargı yoluyla devlet şiddetinin iki gün önce vardığı boyut aynı projenin diğer ayağıdır.
Devlet projesi derken ayrıntı gibi görünen bir noktayı da hatırlayalım: Gerek Kürt hareketini gerekse Özgür Özel’in nefesiyle canlanan, gerçek muhalefet olma istidadı gösteren CHP’yi teslim alırken devlet aklı hareketlerin liderlerinden yararlandı, onlarla ittifak kurdu, projeyi onlarla yürütmeye çabaladı: Öcalan ve Kılıçdaroğlu ile”
Akli melekelerinin büyük kısmını kaybeden, kaybetmeyenlerin ise susma tercihine zorlandığı ülke koşullarında Oya Baydar’ın gerçekleri dümdüz dile getirmiş olduğu, kuşku götürmez.
İstikamet nettir: Genişletilmiş bir siyaset mühendisliği ve kamu manipülasyonu eşliğinde Türkiye’deki seküler/merkezcil ve Kürt muhalefetin etkisiz hale getirilmesi, sağdaki irili ufaklı partilerin yanında — Bahçeli’nin az önce aktardığım sözlerinde bir kez daha vücut bulduğu gibi — “İç Cephe”de yerini alması.
İktidar açısından başarıyla ilerletilen bu projeyi burada 2 Nisan tarihli analizimde ayrıntılı olarak ele almıştım.
Bundan sonra neler beklenebilir? Muhtemel senaryo — eğer ekonomi ve dış politika gibi esas muhalefet faktörlerinde olağanüstü gelişmeler olmazsa — şu işaretleri veriyor:
• CHP, iki parti veya değil, iç didişmeler ve yargı süreçleriyle uğraşmak zorunda bırakılacağı için ülke gündeminden koparılacak. TBMM’de 138 kişilik grup iç hesaplar, kişisel çıkar arayışları ve sert tercihler nedeniyle 115 – 23 dağılımıyla bölünmüş durumda. Bir kesim AKP-MHP çizgisine yakınlaşacak. Erdoğan’a bir dönem daha seçilme hakkı veren anayasa çalışmaları için aranan 400 sandalye rakamına katkıda bulunacak.
• Özgür Özel parti içi konumunu kazanmaya çalışmak için uğraştığı ölçüde ve cumhurbaşkanlığı adaylığını ilanda geciktiği ölçüde vakit kaybedecek. Yeni parti kurmaya kalkarsa bu en az 12 -14 ay alacak ve hem finansal hem de bürokratik engellerle dolu bir süreç. Kaldı ki, “kafa koparma”nın doğal devamı büyük olasılıkla Özel ve ekibinden 7-8 kişinin dokunulmazlığının kaldırılması için AKP-MHP çoğunluğunun Genel Kurul’da var gücüyle yüklenmesi demek. Bunlar, Cumhur İttifakı’nın zaman kazanmak için en başta yaptığı hesaplara koşut gelişmeler ve olasılıklar.
• DEM, her ne kadar bayramda Özel ile teması seçse de, Öcalan’ın talimatı doğrultusunda “sürecin hızlandırılması” hedefinden kopmuş değil ve ne olursa olsun kopmayacak. Öcalan-DEM çizgisi bu fırsatın (yani Öcalan’a statü meşruiyeti) bir daha ele geçmeyeceğini düşünüyor ve parti programındaki kollektif hak taleplerini tamamen rafa kaldırmış durumda. Bu DEM’i geri dönüşü son derece zor bir kırılganlığa ve boyun eğmeye zorluyor. Erdoğan’ın iradesini yanlış okuma, parti için büyük bedellere mal olacak gibi görünüyor. “Kürtler bu oyuna gelmez” diyenler hayal görüyor da olabilirler, çünkü ataerkil bir yapı olan DEM ve PKK’de karar Öcalan’ın iki dudağı arasında. Anayasa için aranan 400 rakamı, devletle Öcalan arasındaki uzlaşmaya endeksli.
• Bir müzmin fantezi halinde gündemi meşgul eden “baskın seçim” safsatalarının gerçekte karşılığı yok. Olsaydı, AKP-MHP iktidar bloğunun böyle bir “CHP-DEM projesi”ne kalkışmasını izlemezdik. İktidarın zamana ihtiyacı var, Muhalefetin rızası ve yıpranması gerekiyor.
• Şunu tekrarlayayım: Seçim kararı Erdoğan’dan gelecektir. Geniş kesimlerin tepesini attıran ekonomik kriz, bir “baskın seçim”i Erdoğan açısından son derece riskli kılar. “Baskın seçim” iddiasında bulunanlar bunca yıl sonra hala Erdoğan’ın asla “yaş tahtaya basmadığını” anlamaktan aciz olanlar veya sadece temenniye sığınanlardır.
• Kaldı ki, günün sonunda geri kalan tek soru “Erdoğan kaybetse bile gidecek mi?” sorusudur. Seçimler adil olacak mıdır? Seçimlere gerçek muhalefet girebilecek mi? Bu soruların cevabı, yaşanan bunca hak ihlali ve görev suiistimalinden sonra, bellidir.
• Önemli olan, muhalefetin tek cephede buluşup buluşmayacağı, birlikte yüzde 40’ı bulup bulamayacağı, ayrıca —partili veya partisiz— bir cesur liderin kitleleri sürükleyip sürüklemeyeceği meselesinde saklıdır.
Önümüzde en fazla iki yıl var. Ötesi yok. 12 yıl heba edildi. Şimdi bıçak kemiğe girdi, iliğe dayandı. Bu 24 ay nasıl kullanılacak, ülke geleceğini düşünen, dürüst siyaset eliti ne yapacak, bunu göreceğiz.
Aksi halde Türkiye, varlığını bir “kapalı otokrasi” olarak — Belarus, Azerbaycan veya Türkmenistan gibi — sürdürmeye mahkûm olacak.
***
Şunu da eklemeden geçmeyeceğim:
Oya Baydar haklı. Yaza yaza yorulduk, aynı şeyler bunca yıl tekrarlandı durdu. “2023 seçimlerinde Kılıçdaroğlu’nun şansı yoktur” diye fikir beyan ettiğimiz için —ben dahil az sayıda gözlemci— yemediğimiz hakaret kalmamıştı.
O zamanlar Kılıçdaroğlu’ya övgü yağdıranlar, toz kondurmayanlar, o günlerde “susun yazmayın, konuşmayın, kesin kazandı!” diyenler, şimdi aynı kişinin can düşmanı.
Hata hata üstüne.
Ve pişkinlik hak getire.
Bu ilk de değil, belli ki son da olmayacak.
Bir toplumun eliti, aynı hatayı kaç defa yapabilir?
Bu aymazlık, nasıl bir ahlaki sorumsuzluktur?




















