InstagramKöşe Yazarlarımız

Seçmeni Sersemletmiş “Kaos Modeli” Olarak Türkiye Siyaseti







ABD’nin umurunda değil, AB ise savunma boyutu hariç tamamen boşlamış durumda, ama Türkiye’nin bir süredir trajikomedi formatında sahnelenen siyaseti, seçmeni duvardan duvara çarpıyor ve elbette Kıbrıs’ı da ilgilendiriyor.

45 yıldır gazeteciliğin içindeyim.

Gençliğimde demokrasi konusunda bir hayli umutluydum ama 1990’ların ortasından itibaren gerçek dank etti; Bu tür ülkelerde siyaset, kültürle kuşatılmış sosyolojinin birebir yansıması ve esiri. O gün bugündür daha berrak bir mercekten bakmaya çalışıyorum.

Şunu da net gördüm; Sadece bir “haber nesnesi” olarak bakarsanız, o ülkeyi çok daha gerçekçi olarak irdeleyebiliyorsunuz. Bu, gerçekçiliği size armağan ediyor.

İstedikleri kadar karamsarlık desinler. Türkiye neden on yıllardır “kriz” halinde? Can alıcı olan, bu soru.

Şimdi, bitmek bilmeyen bu kayıkçı kavgasında yeni sahneler izlemekteyiz. Ekonomik krizin ayyuka çıktığı, işsizliğin ve enflasyonun zirveye ulaştığı, satın alma gücünün dibe vurduğu bu dönemde, siyasi aktörler seçmene rağmen bu tuhaf kör döğüşünü sürdürmekte.

Her zaman olduğu gibi, siyasi aktörler kadar, kırıntısı kalmış Türkiye medyası da ormanı anlamak yerine ağaçları tarif etmekle meşgul.

Gene de akıl yoluyla olmasa bile sezgilerle, önemli bir kesim otoriterleşmenin çok kritik bir aşamasına gelindiğinin farkında. Bu farkındalığın odak noktasında şimdi CHP var.

Tamam, var da tanık olduğumuz “tartışma” her zaman olduğu gibi parti tepesindeki figürlerin etrafında kamplaşmanın ve o’cu veya bu’cu olarak laf yetiştirmenin devamından ibaret. 1980’lerde Ecevit’i, 1990’larda Erdal İnönü’yü, 2000’lerin başında da Kemal Derviş’i partiden “illallah” diye kaçırtan tam da buydu.

Sonu da gelmiyor.

Çokbaşlı yapı, çıkar amaçlı hizip mücadelesi, geçmişe dair saplantıya dönüşmüş düşünce kalıpları nedeniyle parti AKP döneminde hiçbir zaman proaktif olamadı, hep arkadan geldi, stratejik zekadan yoksun olduğu o işin (objektif olarak) ustası Erdoğan’ın peşinden sürüklendi, oyuncağı oldu.

Şimdi, CHP teknesi iki büyük torpil yemiş durumda ve fena halde su almakta. Bir yanda, İBB başta CHP belediyelerine “organize suç” muamelesi ve hapse atmalar, diğer yanda 30 Haziran’da görülecek olan, Özel ve ekibini göreve getiren CHP kurultayının “yok hükmünde” sayılması ile sonuçlanması gayet muhtemel dava duruşması.

Tam belli etmiyorlar ama eski başkan Kılıçdaroğlu ile özel ekipleri birbirine girmiş durumda.

Biraz arka planda, Özel’e çok güvenmese de ona yakın duran İmamoğlu ile, alttan alta başkanlık hesapları yapan “kökten her daim ülkücüMansur Yavaş var.

Ve Erdoğan ağlarını örerken medyada eski günlerin kargaşasını da aşan canhıraş bir kavga cereyan ediyor.

Bir kesim, var gücüyle Kılıçdaroğlu’nun (gelirse) mahkeme kararı ardından parti yönetimine dönmesine en ağır biçimde karşı çıkıyor.

Diğer yanda bir başka kesim, iktidar borazanı olan bir TV kanalında parti içinde “madrabazlık”, “usulsüzlük” diye tasvir ettikleri, “akçeli entrikaları” anlatmakla meşgul.

İşin ilginç yanı, bugünlerde en yüksek perdeden, hakarete yakın bir dille Kılıçdaroğlu’yu yerden yere vuranların daha iki yıl önce Mayıs 2023 seçimleri öncesinde onu yere göğe koyamayanlar olması.

Ben dahil bir avuç gerçekçi gazeteci o zaman somut ve açık verilere dayalı olarak Kemal Bey’in seçimden kesin yenik çıkacağını savunduğumuzda, yemediğimiz damga, hakaret kalmamıştı.

Bugün bakıyorum, o günlerdeki optik yanılgıları için özür dileyen yok, olmadığı gibi o zamanlar bildikleri bazı şeyleri ahlaksızca şimdi anlatıyorlar.

Ne diyeyim, kültür ve akıl bu kadar, acı acı gülüyorum. Kakofoni yeniden canlandı diye de şaşırmıyorum.

O zamanlar bazı tarafgir meslektaşlarıma söylemiştim: Sırf Erdoğan gitsin diye, bir muhalif partinin aktivisti olmak gazetecilik değildir, bizim işimiz hakikati olduğu gibi artısıyla eksisiyle anlatmak diye. Dinletemedim. Hala da durum aynı.

O zaman -yani 2023 Mayıs’ında- şunu görmüştük: Yarışı Erdoğan ve AKP’ye karşı tek kazanacak kişi İmamoğlu gibi duruyordu, tüm göstergeler bunu söylüyordu.

Ama -içerden biliyoruz ki- İmamoğlu yumruğunu masaya vurup ben adayım diyemedi.

Tam bir oyalama formatı olan Altılı Masa’dan medet umdu, kaderini hayalperest Kemal Bey ile oy oranı en fazla yüzde 0,5 olan üç sağcı parti liderinin insafına bağladı.

O anda kaybetti, hem de -iddia ediyorum ki- bir daha asla kazanmamak üzere.

Öte yandan, güya “değişimci” sosyal demokrat geleneğe dayandığını iddia eden partinin yenik lideri Kılıçdaroğlu, çok açık hezimete rağmen ertesi gün istifa etmesi gerekirken aylarca ayak sürüdü. Ta ki, şimdi maalesef hesabı mahkemelerde görülecek olan o kurultaya kadar.

Erdoğan ağlarını örüyor dedim az önce. Son iki yılda olanlar sürekli lehine işledi.

CHP’nin yeni yönetimi bir hata daha yaptı: 31 Mart yerel seçimlerini kendi zaferi ilan etti. Oysa o seçimi CHP kazanmamış, seçmenin küsmesi yüzünden AKP kaybetmişti.

Bunu anlamadıkları için sarhoşluğa kapıldı CHP. O gün bugündür kararsız seçmen oranının yüzde 25 altına düşmeyişini de sorgulamaktan aciz kaldılar.

Madem “zafer”di, acaba neden seçmen CHP’ye akmamıştı?

Neden partinin reel oy oranı yüzde 25’i aşamadı?

Bunun ötesinde, Özel’in başkanlığındaki yalpalama (Kıbrıs’ta Erdoğan’la sanki hiçbir şey olmamış gibi tatlı sohbet pozlarını hatırlayın), aralarındaki konuşmalar da Erdoğan’ın onu “tanıması” için yeterli oldu.

Sonra, CHP habire “erken seçim” diye gerçekçi olmayan sloganlarla gündemi oyalarken, kader ağlarını biraz daha ördü ve Erdoğan-Bahçeli ikilisinin “İç Cephe” söylemi için gerekli olan adım atıldı: Şimdi CHP’nin felç edilmesini veya çökertilmesini veya parçalanarak ana muhalefet niteliğini yitirmesini hedef alan bir sürecin içindeyiz.

Ve şu anda izlediğimiz “kayyım mı, dönüş mü?” iç kavgasındaki manzara maalesef bu süreçten partinin nasıl selametle çıkacağı konusunda bize hiçbir ipucu vermiyor.

İşin kötüsü, seçmene hiç vermiyor. İddiaların tersine, İmamoğlu’nun gözaltına alındığı 19 Mart’ta kabaran protesto dalgası sönmekte: Şimdiki mitinglere katılanlar orta ve üst yaş CHP’lilerle sınırlı.

Gençler eskisi gibi sokağa çıkma heyecanı duymamakta, çünkü korkutuldular. Evet, Özel eski “normalleşme” modunu terk etti, şimdi açık bir siyasi savaşın içinde, ama acaba geç kalmadı mı?

Acaba, “bize bir şey olmaz” diye beklerken aniden tehlikeyi fark ettiği için mi kendisini meydanlarda buldu? İmamoğlu, acaba “keşke 2023’te adaylığımı ilan etseydim” diye düşünüyor mudur?

Özel son olarak “anketler” dediği bir şeye dayanarak CHP’yi yüzde 40’ın üzerinde gösterdi. Türkiye’de gazetecilik, yerini düz propaganda savaşına terk ettiği için kimse çıkıp da “hangi anket bu?” veya “siz mi sipariş ettiniz, yoksa bağımsız bir kuruluş mu?” diye sormadı.

Benim gözümde bu sözler sadece bir kof iddiadan ibaret.

Gerçek manzara, geçen ay Metropoll, bu ayın ilk yarısı itibarıyla da ASAL’ın bulgularına daha yakın. ASAL’dan anlıyoruz ki, bir önceki ay yüzde 22’ye inmiş olan kararsız seçmen oranı yeniden yüzde 27,5’a fırlamış.

Kararsızlar dağıtıldıktan sonra iki parti yüzde 30-32 bandında başa baş görünmekte. Asıl önemli olan, kararsızların artışında “bıkkın” CHP seçmeninin payı. Ağır ekonomik kriz dönemindeki bu siyasi kaos, ucu açık kavga seçmeni bezdiriyorsa normaldir.

Peki tamam da Erdoğan ve Bahçeli ne yapmak istiyor? Cevap, pek çok kesime sihirli gelen “barış” kelimesi etrafında DEM’i de kapsayacak şekilde gelişen genel sürecin içinde gizli.

Amaç, hem Erdoğan’ın (kendisinin de geçenlerde teyit ettiği üzere) başkanlığını daimî kılacak, 17 Nisan 2017 tarihli başkanlık sistemini tahkim edecek bir anayasa sürecine tüm partilerin (en azından 400 üzerinde milletvekilinin) katılımını sağlamak.

Barış” denilen sürece DEM’in nasıl sımsıkı sarıldığı da aslında girişim sahibi olarak MHP’nin yapması gereken şeyi yani diğer partilerle görüşme trafiğini hiç sorgulamadan üstlenmesinden belli.

İktidar seçmenin dörtte birini temsil eden bir partiye ve seçmenine düpedüz savaş açmışken, neyin barışından bahsediyoruz? diye soranı duymadım.

CHP üzerinde kurulan ağır markajın bir boyutunda, partiyi de bu sürece pazarlık yoluyla dahil etmek de var (“gelin bizimle uzlaşın, Ekrem Bey’den vazgeçin, biz de kurultay davasından vazgeçelim, gül gibi geçinelim”)

Erdoğan’ın stratejik hedefi, Azeri modeline benzeyen, muhalefetin tabelalar ve iş birliği ile görünür kılındığı bir sistemde en tepede kalmak. Bunun için DEM’den gayet memnun.

Ahmet Davutoğlu gibi “ben hala AKP’liyim” diyen muhteris siyasetçilerin “hadi gel” diye bir işaretine baktığını da çok iyi biliyor.

Bahçeli’nin ise son dönemde sürekli Ziya Gökalp’i anmasında derin bir anlam saklı: O, sistemin “beka”sının harcını orada, “İç Cephe” başlığı altında görmekte. Bunu sorgulayan henüz yok Türkiye’de.

Ziya Gökalp’in Türkçülük ve milli devlet hayalleri, Türk milletinin kültürel birliğini esas alan, etnik ayrımlardan çok ortak dil, kültür ve din temelinde bir toplumsal dayanışma ve milli kimlik oluşturmayı hedefleyen bir anlayışa dayanıyor.

Gökalp, İslam ile Türkçülüğün birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu savunageldi, ona göre devlet toplumsal dayanışmayı esas alan korporatist bir yapıda olmalı idi.

Manzara bana göre böyle. Gelişmeleri bir de bu optikten görmekte yarar var.













Başa dön tuşu