Tuhaf Bir Çağrının Sıradanlığı Üzerine

Türkiye’nin Şener Levent’e yönelttiği ‘teslim ol’ çağrısı, yalnızca bir gazeteciye değil, bir düşünce biçimine yönelmiş bir ihtar.
Kişisel gibi görünen bu çıkış herkese adadaki ifade özgürlüğü sınırlarının yeniden çizilmek istendiğini güçlü bir şekilde hatırlattı.
Bu nedenle mesele, bir yargı sürecinin ötesine taşmış durumda: Ortada sessizliğe ve teslim olmaya çağrılan bir toplum var.
Hikâye şöyle: Kıbrıs’ın kuzeyinde bir mahkeme Levent’i yargılıyor ve beraat ettiriyor. Türkiye ise, kendi mahkemesinin verdiği karara dayanarak onu “kendin gel, yoksa biz seni almaya geliriz” tonuyla çağırıyor.
Bu sadece hukuki açıdan sorunlu değil. Aynı zamanda, bir ülkenin kendi sınırlarını aşan bir disiplin hamlesi olarak da okunmalı.
Disiplin, burada yalnızca bir kişiye yönelmiş değil; o kişinin temsil ettiği seslenme biçimine, düşünme tarzına ve en önemlisi kamuoyundaki etkisine yönelmiş durumda.
Bu çağrı, elbette ki bir sabah ansızın ortaya çıkmadı. Sopa göstererek medyayı dizayn etme çabası uzun zamandır açıkça sürüyor.
Kurulduğundan beri her dönemde sahibinin sesi olan Kıbrıs Medya Grubu’nun, gürültülü bir şekilde el değiştirip eski sahibine karşı kullanılmaya başlaması bu sürecin önemli bir halkasıydı.
Bu değişim yalnızca mülkiyet yapısıyla sınırlı değildi; merkez medyada neyin haber sayıldığına, neyin dile getirilip getirilemeyeceğine dair sınırlar da yeniden çizildi.
Gazetecilere dönük baskılar bununla sınırlı kalmadı. Ayşemden Akın’a yöneltilen tehditler hâlâ güncelliğini koruyor.
Pınar Barut önce “resmî” bir sitede “ajan, dış mihrak, istihbarat örgütü elemanı” diye yaftalandı, ardından hakkında dava açıldı.
Yenidüzen Gazetesi’ne yönelik davalar ise basın özgürlüğü açısından ciddi bir tehdit oluşturuyor.
Ali Kişmir’e hapis cezası tehdidi yöneltildi; bazı gazeteciler Türkiye girişinde, havaalanlarında, gerekçesiz biçimde alıkonuldu.
Tüm bu örnekler, bu çağrının tekil değil zincirsel bir yapının son halkası olduğunu gösteriyor. Ve zincir büyüdükçe, kamuoyu da bu düzene alışmaya başlıyor.
Bir yanlış, ilk duyulduğunda tepki yaratıyor; ikincisinde omuz silkmeyle geçiştiriliyor; üçüncüsünde ise olağan kabul ediliyor.
“Zaten böyle şeyler olur” tavrı, en tehlikeli olanı. Tepkilerin azaldığı, sessizliğin yaygınlaştığı bu evrelerde belirleyici olanlar, en çok konuşanlar değil, en derinden susanlar oluyor.
Şener Levent’in gazetecilik ve yazarlık anlayışı herkesin yakınlık duyacağı türden olmayabilir. Şahsen benim değil.
“Yapacak hiçbir şey kalmadı, ağlayalım” tavrını siyaseten yanlış, adresi belli olmayan hırçın bir duygusallığı reaksiyoner ve anlam yoksunu buluyorum.
Ama ifade özgürlüğü de zaten bu tür durumlar için gerekli. Herkesin onayladığı şeyleri söylemek için özel bir hakka ihtiyaç duyulmaz. Esas mesele, onaylamadığımız bir ifadeye gösterdiğimiz tahammülde saklı.
Tam da bu nedenle mesele, yalnızca Şener Levent’in kişiliğini değil, onun da parçası olduğu ifade alanını ilgilendiriyor. Bu, kamusal alanda düşünme, yazma, sorgulama hakkına sahip çıkmakla ilgili bir konu.
Çünkü bu tür müdahaleler, çoğu zaman bir deneme hamlesi niteliği taşır. Sessizlikle karşılanırlarsa, model hâline gelirler.
Daha sistematik, daha kurumsal biçimlerde tekrarlanırlar. Bugün ortaya konan tepkinin niteliği, yalnızca bugünü değil, yarının da sınırlarını belirleyecek.
Bu yüzden de Kıbrıs’ta kendini demokrat olarak tanımlayan her parti, örgüt, kurum ve birey için bu olay bir sınav ve bu sınav da yalnızca Türkiye’den yöneltilen çağrıya karşı ne söylendiğiyle ilgili değil.
Aynı zamanda, adanın kendi iç siyasal reflekslerinin niteliğini de açığa çıkaracak bir süreç. Sol muhalefet içinde uzun zamandır süren gerilim, çoğu zaman demokratik ilkelerle değil, gücü elinde tutanın diliyle yürütülüyor.
Farklı seslere kulak açmak yerine, o sesi bastıracak daha etkili bir yöntem aramak hâkim eğilim oldu.
Bu olay, bu alışkanlıkları sorgulamak, içe dönük tahakküm biçimlerini de gözden geçirmek için bir fırsat.
Eğer birileri de “biz sol kesimle aynı yerde durmayabiliriz ama antidemokratik uygulamalardan rahatsızız” diyorsa, buyursunlar onlar için de bu rahatsızlığı dile getirmenin, iddia ettikleri farkı ortaya koymanın tam zamanı.
Hak savunuculuğu, yalnızca yakın hissettiklerimizin değil, dışarıda kalanların da hakkını gözetmekle anlam kazanır.
Bugün açıkça karşı durulmazsa, yarın bu tarz uygulamalar kimseyi şaşırtmaz hâle gelecek. Bir toplumun yaşayabileceği en büyük felaketlerden biri de bu: Şaşırmamak.
Şener Levent’e yapılan teslim ol çağrısı, bu adada var olan herkesin kapısına bırakılmış bir tehdit notu.
Zarfı yok, adı yok, ama niyeti net bir ihtar. Kimisi okuyacak, kimisi yüzünü çevirecek, kimisi ise hiç görmemiş gibi yapacak.
Ama o not, orada kalacak. Sessizlikle karşılaşırsa, bir sonraki sefer daha kalın harflerle yazılacak.
Daha doğrudan, karanlık bir dille. O zaman konuşmak bugünkünden çok daha zor olacak.
Ve biz, tam da sesimizi yükseltmemiz gereken bir anda susarsak, bir zamanlar öfkeleneceğimiz bir başka haksızlığı daha kanıksamış olacağız. O listeye bir utanç daha eklenecek.
Sonuçta alışmanın sonu, olsa olsa teslimiyettir. Geleceğimiz ne kadar belirsiz olursa olsun geçmişimiz bunu hatırlatacak kadar açık.



















