InstagramKöşe Yazarlarımız

Tarihin Başlamasından Önce Bir 1 Mayıs







Bir taş ustası, üç bin yıl önce, Mısır‘da. Sabah güneş doğmadan kalkıyor, akşam güneş battıktan sonra eve dönüyor.

Eline aldığı keski, bileğindeki yorgunluk, alnındaki ter; hepsi bir firavunu altın bir tabutta ölümsüz kılmak için. Ama adamın kendi mezarı yok, bir adı bile yok, daha doğrusu mezarı var ama isimsiz, çukur bir yer, kemikleri başka kemiklerle karışık.

Gene de taşın üzerine vurduğu her darbede başka bir şey daha var; bir hesap değil, bir umut da değil belki, ama bir şey.

Belki sadece, akşam eve döndüğünde çocuğunun yüzünü görmek. Belki yanındaki diğer emekçinin bir şakası.

Belki öğle vakti gölgede paylaşılan bir parça ekmek. Tarih onu yazmadı; ama o tarihin içindeydi, ve onsuz yazılan bir tarih olsa olsa yalanın tarihi olabilir.

O ne ilkti, ne de son. Ondan öncesi de vardı, ondan sonrası da var.

Çin‘de pirinç tarlasında belini doğrultamayan bir kadın vardı, Anadolu‘da bakır döven bir çocuk, Endülüs‘te ipek dokuyan bir genç kız, Manchester‘da pamuk eğiren bir başka kadın, Karadeniz‘de fındık toplayan bir başka çocuk.

Hepsi farklı dillerde küfretti, farklı tanrılara dua etti, farklı türküler söyledi.

Ama el aynı eldi, yorgunluk aynı yorgunluk. Ve içlerinde, her birinde, ifade edilemeyen ama hep orada duran bir şey vardı: bunun böyle olmaması gerektiği duygusu. Ve bu duygunun arkasında, daha derin bir şey: bir gün, bir büyük günün geleceği sezgisi.

Bu sezgi, bizim mirasımız. Tek mirasımız aslında.

Çünkü krallar gitti, krallıklar yıkıldı, imparatorluklar dağıldı, sınırlar değişti, diller karıştı; ama ekmek için kalkan o el, belini doğrultamayan o sırt, akşamüstü bir bardak suya hasret kalan o boğaz, hep aynı kaldı.

Marx‘tan çok önce, Marx’ı mümkün kılan şey buydu zaten: İnsanların, binlerce yıl boyunca, sözle ifade etmeden, birbirine aynı şeyi söylemesi.

Bu hayat, gerçek hayat değil. Gerçek hayat, gerçek değerlerimizin üstüne kurduğumuz bir hayat henüz başlamadı. Ama başlayacak. O gün gelecek.

O büyük gün. Her dilde başka türlü söylenir, ama hep söylenir. Köleler söyledi onu, fısıltıyla, geceleri, efendilerinin uyuduğu saatlerde.

Köylüler söyledi, hasat zamanı, türküye sığınarak. Fabrikada bir tezgâhın başında bir kadın, yanındaki kadına eğilip söyledi.

Bir tersanede iki adam, birbirine bakıp söylemeden anlaştı. O büyük gün. Adı bazen kıyamet oldu, bazen devrim, bazen sadece “o gün,” başka bir sıfat almadan.

Spartaküstler söyledi, bir yumrukları havada, diğerleri göğüslerini döverek. Ama hep aynı şeyi anlattı: bu olmayacak, bu sürmeyecek, insan bunu aşacak, bir yerden bir şey kırılacak ve dünya yeniden kurulacak.

Şimdiye kadar yaşamış milyarlarca insan, ve hiçbiri, hiçbirimiz, kendi hayatımızın gerçek sahibi olmadık. Sabah uyandığında “bugün ne yapmak istiyorum” diye soran ve cevabını alabilen kaç kişi geçti bu dünyadan? Belki birkaç yüz bin, belki bir milyon, koca bir tarihte.

Geri kalan herkes, başkasının zamanını yaşadı. Başkasının takvimine göre kalktı, başkasının saatine göre yattı, başkasının tarlasını ekti, başkasının evini yaptı, başkasının çocuğuna baktı, başkasının yemeğini pişirdi. Ve sonra bir gün, kendi hayatını yaşamaya vakti kalmadan, öldü.

Bu, tarih değil. Tarihin önsözü. Tarihin başlamadan önce uzun bir karanlık. İnsanlığın asıl hikâyesi başlamadı henüz; biz hâlâ ilk sayfanın bile öncesindeyiz, kitabın hazırlandığı atölyedeyiz, harfler diziliyor, kâğıt kesiliyor. Ama bir gün o kitap basılacak.

O büyük gün, kitabın ilk sayfasının açıldığı gün olacak.

Umut sadece bir duygu değil. Umut, hatıra gibi bir şey. Henüz yaşanmamış olanın hatırası. İçimizde, hiç görmediğimiz bir şeyi özlemek.

Bir taş ustasının üç bin yıl önce hissettiği o anlık sıcaklık; öğle vakti, gölgede, yanındaki adamla bölüştüğü ekmekte.

O sıcaklık tarihten önce, tarihin dışında bir yerden geliyor; ama aynı zamanda o büyük günün de habercisi. Bunu bilmek için filozof olmak gerekmiyor.

Çocuklar bilir bunu, oyun oynarken; âşıklar bilir, şairler, ilk günlerinde; cenaze evinde bir bardak su uzatan komşu bilir.

O büyük gün geldiğinde nasıl olacak, kimse tam bilmiyor. Belki sessiz olacak, kimsenin beklemediği kadar sessiz; bir sabah uyanacağız ve fark edeceğiz.

Belki gürültülü olacak, sokaklar dolacak, marşlar söylenecek. Belki bir mevsim sürecek, belki yıllar. Belki tek bir gün bile değil; belki yüz yıl boyunca yavaş yavaş gelecek ve sonra bir nesil dönüp geriye bakacak ve “demek o gün buymuş” diyecek.

Şekli önemli değil. Önemli olan şu: O gün geldiğinde, sabah kalkan adam, kendi gününe, kendi hayatına kalkacak. İşe gitmek için değil, yaşamak için.

Çocuğuna sarılacak, vakti olacağı için. Bir kitap okuyacak, izin verildiği için değil, istediği için. Yorgun olduğunda dinlenecek, çünkü yorgunluk üretkenliğin düşmanı değil, sadece dinlenmenin sebebi olacak.

O büyük gün geldiğinde, “patron” diye bir kelime artık tedavülde olmayacak. Çocuklar büyüklerine soracak: “patron ne demek?” Ve büyükler anlatmakta zorlanacak, çünkü o kelimenin işaret ettiği şey artık o kadar uzakta olacak ki, anlatması bir masalı anlatmaktan daha güç olacak.

Bir zamanlar,” diye başlayacak büyükler, “insanların başka insanlara ait olduğu bir dünya vardı. Tam olarak ait değil, ama yine de ait. İnsanlar günlerinin büyük çoğunluğunu, sevmedikleri işlerde, sevmedikleri insanlar için harcardı” Çocuklar inanmayacak. Bir masalı dinler gibi dinleyecekler.

O büyük gün geldiğinde, ekmek ortada olacak. Bu metafor değil. Gerçek ekmek, gerçek masada. Kimse onu saymıyor olacak. Çünkü saymak, korkudan gelir; bitecek korkusundan, yetmeyecek korkusundan. O gün geldiğinde, korku da arkaik bir kelime olacak.

Ama o büyük gün geldiğinde, üç bin yıl önceki taş ustası da orada olacak. Arap Ali de orada olacak, CMC işçileri de orada olacak. Mezarları kayıp, kemikleri karışık olsa da, orada olacaklar.

Çünkü o günün gelmesi onlarla başladı. Onların keskisinin taşa vurduğu her darbeyle, içine attığı her susturulmuş öfkeyle, gölgede bölüştüğü her ekmek parçasıyla, o gün biraz daha yaklaştı. Tarih bir zincir, ve zincirin her halkası, kendisinden sonrakileri tutuyor.

Bu yüzden Bir Mayıs sadece bir hatırlama günü değil, öyle olsa geriye dönük bir gün olurdu. Bir Mayıs ileriye dönük bir gün. O büyük günü hatırlama günü. Henüz olmamış olanı hatırlama günü.

İşçiler, çağlar boyunca, bu damlaları tuttular avuçlarında. Yoruldular, ama bırakmadılar. Bazen unuttular, ama hatırladılar.

Bazen birbirlerine ihanet ettiler, ama yeniden buluştular. Ama hep, sessizce, çoğu zaman farkında bile olmadan, bir şeyi taşıdılar; o henüz isimlendirilemeyen şeyi, o kelimesi henüz icat edilmemiş duyguyu. O büyük günün adını.
Bizim hayatlarımız henüz başlamadı.

Biz bugün başkalarının değerleri içinde, başkalarının hayat çizgilerinde, kendi insanlık erdemimize yabancı, ölmeyi, öldürmeyi, çalmayı, soyulmayı normal kılan bu dünyada ömür harcıyoruz. Ama bir gün başlayacak.

O büyük gün geldiğinde, geriye dönüp baktığımızda, üç bin yıl önceki taş ustasıyla, bugün bir fırının önünde bozuk para sayan kadınla, ve henüz doğmamış olan torunumuzun torunlarıyla aynı masada oturduğumuzu göreceğiz.

Ekmek ortada olacak. Kimse onu saymıyor olacak. Ve o gün, ilk kez, sabaha “günaydın” diyeceğiz; çünkü ilk kez, gün gerçekten bizim olacak.

O büyük gün gelene kadar ve bu çok uzun bir zaman olabilir, bizim yapacağımız şey belli: O sızıntıyı kesmemek. O provayı bırakmamak.

Komşunun kapısını çalmak, yorgun arkadaşın yanında olmaktan yorulmamak, grevdeki işçinin yanında durmak, bir çocuğa kitap okumak. Bunlar küçük şeyler değil. Bunlar, o büyük günün bugüne sızan ilk damlaları ve biz bu akışı sürdürecek kadar insanız hâlâ, ne kadar zor olursa olsun.

Yaşamak bizim için dokunaklı bir şarkı değil ki…















Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu