52 Yıl Sonra “Mutlu Barış”: Gerçekten Mutlu Muyuz?

1974 yılının Temmuz ayında gerçekleştirilen askeri müdahale, Türkiye tarafından “Mutlu Barış Harekâtı” olarak adlandırıldı.
Aradan geçen 52 yılın ardından artık çok net bir şekilde sorabiliriz: Bu barış gerçekten mutlu bir barış mıydı? Bu soruyu sormak için ne provokatör olmak gerekir ne de tarih düşmanı. Sadece dürüst ve vicdanlı olmak yeterlidir.
Bugün Kıbrıslıtürklerin yaşadığı coğrafyada, gerçek bir muhasebenin zamanıdır. 52 yılın sonunda elimizde ne var?
Barış mı? Refah mı? Adalet mi? Yoksa tam tersine, belirsizlik, yoksulluk ve siyasal iradesizlik mi?
Kıbrıs Türk toplumu olarak en temel sorulardan birine hâlâ net bir cevabımız yok: Biz kaç kişiyiz?
Nüfus sayımı yapıldığı iddia ediliyor ama gerçek rakamlar hep tartışmalı. 100 bin kişi olarak kabul edilen
Kıbrıslıtürk nüfusa karşın, son 20 yılda Türkiye’den on binlerce kişiye vatandaşlık verildi. Bununla da kalmadı; öğrenci, iş gücü, yatırımcı, gayrimenkul alıcısı, yerleşimci derken, bazı tahminlere göre bugün Kuzey Kıbrıs’ta 1.5 milyon civarında insan yaşıyor.
Bu tablo sadece bir sayısal kalabalık değil; toplumsal, siyasal ve kültürel yapının da hızla değiştiği, Kıbrıslıtürk kimliğinin aşındığı anlamına geliyor. Devletin asli unsuru olması gereken toplum, artık bu topraklarda azınlığa düşürülmüş durumda. Kendi yurdunda parya muamelesi gören bir halk haline getirildik.
2015’te “Anamur’dan gelen su” büyük bir müjdeyle karşılandı. Fakat kısa sürede görüldü ki, bu su da planlı bir şekilde yönetilmedi. Belediyelerle kavgalı bir dağıtım sistemi, merkeziyetçi Ankara kontrolü ve adil olmayan bir fiyat politikası, suyun halkın gerçek faydasına sunulmasını engelledi.
Elektrik üretiminde kriz giderek derinleşiyor. Aşırı bağımlı olduğumuz akaryakıt santralleri çağ dışı kaldı. Ne alternatif enerji kaynakları geliştirildi ne de kamusal enerji üretimi modernize edildi.
Hastaneler ise kronik yetersizlik içinde. İlaç yok, doktor yetersiz, sistem çökük. Eğitim deseniz, özel okulların arasında ezilen devlet okulları, geleceksiz bırakılan gençlik, eğitimden çok “kaçış”ı hayal ediyor.
Her geçen yıl, kamu hizmetleri çökerken, sosyal devlet anlayışı da tarihe gömülüyor.
1974’ten beri çözülemeyen en büyük sorunlardan biri mülkiyet. Bu sorun hem çözüm sürecinin önündeki en büyük engellerden biri, hem de Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşanan ekonomik belirsizliklerin kaynağı. İnsanlar hâlâ üzerinde yaşadığı toprağın hukukî sahibi olup olmadığını bilmiyor. Bu durum, yatırımcıyı da kaçırıyor, üretimi de engelliyor.
Üstelik gençlerimiz artık bu topraklarda bir gelecek göremiyor. Her yıl binlerce gencimiz İngiltere’ye, Avustralya’ya, Avrupa’ya göç ediyor. Beyin göçü, sadece bir ekonomik sorun değil, aynı zamanda bir toplumsal yıkım.
Adada kalanlar ise işsizlik, pahalılık ve geleceksizlikle boğuşuyor.
Bir zamanlar adada en örgütlü, en demokratik ve en çağdaş toplumlardan biri olarak tanımlanırdı. Bugün ise demokratik değerlerden uzaklaştırılmış, Ankara’nın vesayeti altında, kendi iradesi yok sayılan bir halk haline geldik.
Seçimler göstermelik hale geldi. Atamalar, kararnameler, protokoller hep Ankara’dan geliyor. Ekonomik paketlerin içine siyasal dayatmalar gizleniyor. Basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı erozyona uğradı.
Federal çözüm fikri ise artık neredeyse yasaklı kelime haline geldi. Oysa Kıbrıs Türk halkının büyük çoğunluğu, geçmişte defalarca federal çözüm yönünde irade koydu. Annan Planı’na %65’le “evet” dedik. Ama bu irade hep görmezden gelindi.
Bugün “iki egemen devlet” adı altında dayatılan siyaset, aslında çözümsüzlüğü çözüm gibi gösteren bir manipülasyondur. Bu siyaset, Kıbrıslıtürkleri daha da yalnızlaştırmakta, dünyadan koparmakta ve kendi kimliğinden uzaklaştırmaktadır.
Birçok Kıbrıslıtürk’ün cebinde Avrupa Birliği pasaportu var. Kağıt üstünde AB vatandaşıyız. Ama gerçek yaşamda
Ortadoğu’nun kokuşmuş siyasi kültürüyle kuşatılmış durumdayız.
Yolsuzluklar, adam kayırmalar, kayyumlar, sansürler, ihale oyunları, siyasetin kirli ilişkiler ağı her gün bir başka yüzünü gösteriyor. Her yeni hükümet, bir öncekinden daha kötü çıkıyor.
Biz “mutlu barış” derken, kendi halkımıza bu ortamı mı reva gördük?
-Tanınmayan bir yap
-Geleceksiz bir gençlik
-Çözümsüz mülkiyet
-İflas etmiş kurumlar
-Ankara vesayeti
-Kimliksizlik ve mutsuzluk
Eğer bu tabloya rağmen hâlâ “mutlu barış” demeye devam ediyorsak ya gerçekten ne yaşadığımızı anlamıyoruz ya da yüzleşmekten korkuyoruz.
Kıbrıslılar olarak gerçek bir yüzleşme zamanı gelmiştir. 52 yılın sonunda, barışın yalnızca askerî müdahaleyle sağlanamayacağını; barışın, toplumsal adaletle, demokrasiyle, çözümle, ortaklıkla mümkün olabileceğini artık öğrenmeliyiz.
Mutlu barış mı?
Hayır! Mutsuz bir çözümsüzlüğün içindeyiz.
Ve bu karanlıktan çıkış, ancak federal çözümle, kendi irademize sahip çıkarak ve barışı halklar arasında yeniden kurarak mümkün olacaktır.



















