InstagramKöşe Yazarlarımız

KKTC Yargısında Tarihi Kırılma: Adalet mi, Organize Kumpas mı?







Bir devletin gerçek gücü ordusundan, makamlarından ya da siyasi otoritesinden değil; adalet sistemine duyulan güvenden gelir.

Çünkü adalet çökerse devlet ayakta görünse bile içeriden çürümeye başlar.

Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kamu vicdanını derinden sarsan Fatih Gazioğlu dosyası etrafında yükselen tartışmalar artık yalnızca bir ceza yargılaması tartışması olmaktan çıkmıştır.

Mesele artık çok daha büyüktür.

Mesele;
KKTC’de hukukun gerçekten bağımsız olup olmadığıdır.

Mesele;
mahkemelerin kararlarını somut delillerle mi yoksa önceden oluşturulmuş kanaatlerle mi verdiğidir.

Mesele;
vatandaşın yarın herhangi bir siyasi, sosyal veya kişisel çatışmada adil yargılanıp yargılanamayacağıdır.

Çünkü bugün toplumun geniş kesimlerinde çok ağır bir soru yüksek sesle sorulmaktadır:

“Fatih Gazioğlu gerçekten adil yargılandı mı?”

Ve bu soru artık yalnızca KKTC’de değil, uluslararası hukuk standartları açısından da tartışılması gereken bir noktaya ulaşmıştır.

5 YIL SÜREN YARGILAMA, 350 DURUŞMA VE BİTMEYEN SORULAR

Ortada sıradan bir dava yoktur.

Bir insan hakkında verilen 30 yıllık ağır bir mahkûmiyet kararı vardır.

Fakat kamuoyuna yansıyan bilgiler ışığında bakıldığında; dosyada cevaplanması gereken çok ciddi çelişkiler bulunmaktadır.

350’den fazla duruşma…

5 yılı aşan yargılama…

50’den fazla tanık…

Ancak doğrudan görgü sahibi olduğu belirtilen somut bir tanıklığın bulunmaması…

Bu tablo başlı başına hukuk çevrelerinde tartışılması gereken olağanüstü bir süreçtir.

Çünkü modern ceza hukukunun temel prensibi nettir:

Şüpheyle değil, kesin ve somut delille mahkûmiyet verilir.

Roma hukukundan bugüne kadar gelen evrensel ilke şudur:

“Şüpheden sanık yararlanır.”

Peki burada sorulması gereken soru şudur:

Bu kadar ağır bir ceza hangi kesin maddi delille verilmiştir?

Mahkeme hangi objektif veriyle vicdani kanaat oluşturmuştur?

DÜNYA HUKUKUNDA TARTIŞMALI YÖNTEMLER VE “KOLAYLAŞTIRILMIŞ İLETİŞİM” MESELESİ

Dosyanın en dikkat çekici yönlerinden biri ise kamuoyuna yansıyan “kolaylaştırılmış iletişim” yöntemiyle ilgili iddialardır.

Eğer gerçekten mahkeme kararında yönlendirmeye açık olduğu yıllardır tartışılan bir yöntem etkili olduysa; bu yalnızca KKTC açısından değil, uluslararası hukuk standartları açısından da çok ciddi bir tartışma doğuracaktır.

Çünkü ABD başta olmak üzere birçok ülkede bilim çevreleri ve mahkemeler, “facilitated communication” adı verilen yöntemin manipülasyona açık olduğunu belirtmiştir.

Amerikan Psikoloji Derneği…

Amerikan Pediatri Akademisi…

Birçok nörolojik ve psikolojik uzmanlık kuruluşu…

Bu yöntemin bağımsız doğrulanabilirlik problemi taşıdığına dikkat çekmiştir.

Peki o halde şu soru kaçınılmazdır:

Eğer yönlendirme ihtimali bulunan ifadeler hükme esas alındıysa, bu karar evrensel hukuk ilkeleri açısından nasıl değerlendirilecektir?

Mahkeme bu yöntemin bilimsel güvenilirliğini hangi objektif standartlarla kabul etti?

Savunmanın sunduğu bilimsel raporlar neden yeterince tartışılmadı?

Hacettepe Üniversitesi uzmanlarının değerlendirmeleri neden kamu vicdanını tatmin edecek şekilde açıklığa kavuşturulmadı?

AİHM İÇTİHATLARI VE ADİL YARGILANMA HAKKI

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin onlarca kararında altı çizilen temel ilke şudur:

“Adalet yalnızca uygulanmamalı, uygulandığı da görülmelidir.”

Bir mahkeme kararı hukuken doğru olsa bile; eğer toplumun önemli bir kesimi yargılamanın tarafsızlığı konusunda ciddi kuşku duyuyorsa, orada hukuk güvenliği zedelenmeye başlar.

AİHM’in adil yargılanma hakkına ilişkin içtihatlarında özellikle şu noktalar önem taşır:

Delillerin güvenilirliği

Savunmanın etkin şekilde dinlenmesi

Yargılamanın makul sürede tamamlanması

Tarafsız ve bağımsız mahkeme görüntüsü

Çelişkili delillerin objektif değerlendirilmesi

Şimdi KKTC kamuoyu şu soruları sormaktadır:

5 yılı aşan süreç makul süre midir?

Yüzlerce duruşma neden yapılmıştır?

Savunma lehine olduğu iddia edilen bilimsel raporlar neden etkili olmamıştır?

Mahkeme gerçekten tarafsız bir görüntü verebilmiş midir?

İşte bugün tartışılan esas mesele budur.

“YALAN TANIKLIK” İDDİALARI DOĞRUYSA NE OLACAK?

Dosya etrafında dolaşan en ağır iddialardan biri de budur.

Kamuoyunda bazı tanıkların vicdani rahatsızlık yaşadığı ve ilerleyen süreçte ifadelerini değiştirebileceği yönünde söylentiler konuşulmaktadır.

Eğer bir gün bazı tanıklar çıkıp:

“Baskı gördük…”

“Yönlendirildik…”

“Gerçeği tam yansıtmayan ifadeler verdik…”

derse ne olacaktır?

O zaman bu dosyanın siyasi, hukuki ve vicdani sorumluluğunu kim üstlenecektir?

Bugün sessiz kalanlar yarın toplum vicdanı karşısında nasıl hesap verecektir?

Çünkü hukuk tarihinde bunun örnekleri vardır.

Dünyanın birçok ülkesinde yıllar sonra bozulan davalar olmuştur.

Sahte tanıklıklarla…

Manipüle edilmiş uzman raporlarıyla…

Eksik incelemelerle…

İnsanlar yıllarca hapis yatmış; daha sonra beraat etmişlerdir.

Ve her defasında devletlerin adalet sistemleri ağır yara almıştır.

YARGININ İTİBARI, HATALARI DÜZELTEBİLME CESARETİYLE KORUNUR

Gerçek hukuk devletleri hatasız devletler değildir.

Gerçek hukuk devletleri, hata ihtimali ortaya çıktığında korkmadan yeniden inceleme yapabilen devletlerdir.

Bu nedenle bugün Yüksek Mahkeme’nin önünde tarihi bir sorumluluk bulunmaktadır.

Çünkü mesele artık yalnızca bir dosya değildir.

Mesele, KKTC yargısının geleceğidir.

Eğer toplumun önemli bir kesimi:

“Mahkemeler tarafsız değil”

“Kararlar önceden belirleniyor”

“Savunmalar dikkate alınmıyor”

duygusuna kapılırsa; bunun sonuçları yalnızca bir davayla sınırlı kalmaz.

Toplum devlete olan güvenini kaybeder.

Hukuk güvenliği çöker.

İnsanlar kendilerini korumasız hisseder.

Ve en tehlikelisi; adalete olan inanç kaybolur.

ŞİMDİ CEVAP BEKLEYEN TARİHİ SORU ŞUDUR

KKTC yargısı bu dosyayla ilgili yükselen tartışmaları cesaretle inceleyecek mi?

Yoksa kamu vicdanında büyüyen soru işaretleri görmezden mi gelinecek?

Çünkü unutulmamalıdır:

Bir ülkede adalet sistemi tartışmalı hale geldiğinde, hiçbir makam gerçekten güvende değildir.

Ve eğer bugün bu dosyada ortaya atılan ağır iddialar bağımsız şekilde araştırılmazsa, yarın yalnızca bir dava değil; KKTC hukuk sistemine duyulan toplumsal güven de geri dönülmez şekilde zarar görecektir.

Aksi halde Fatih Gazioğlu dosyası yalnızca bir mahkeme kararı olarak kalmayacaktır.

Yıllarca konuşulacaktır…

Uluslararası hukuk platformlarında tartışılacaktır…

Ve KKTC hukuk tarihine, toplum vicdanını derinden yaralayan bir dönemin sembolü olarak geçecektir.

Çünkü hukuk devletlerinde en büyük güç, eleştiriden korkmayan adalettir.

En büyük çöküş ise sorgulanamayan yargıdır.















Başa dön tuşu