Dört Deniz Türkiye’sinde Halkla Balık Arasındaki ‘Mafya Duvarı’

Selanik’te, Atina’da, Palermo’da, Nice’de, Barcelona’da… balık pazarlarına yolum düştüğünde, karşılaştığım Türklerin kendi aralarında “aaa, bu ne balığı?”, “şu nasıl bir yengeç böyle?”, “baksana buraya vatos bile koymuşlar, ayol bu yenir mi?” gibi sorularına kulak misafiri olduğumda hiç şaşırmıyorum.
Çünkü çoğu bilmiyor, çünkü unutturulmuş, çünkü ülkemizde balık çeşidi çürütülmüş sistem yüzünden on yıllardır esirgeniyor.
Türkiye gibi üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşayıp da balık çeşitliliğine ulaşamamak, “bu hallere düşmek” tuhaf değil mi?
Hemen her markette aynı levrek, aynı çipura, aynı hamsi, hadi bilemediniz mezgit, istavrit veya palamut…
Peki neden sadece birkaçı soframıza geliyor? Neden balık pahalı, neden çeşit yok? Neden her geçen gün biraz daha çiftlik balıklarına muhtaç hale gelindi?
Bu soruların cevabı, biraz denizin dibinde, ama esas olarak kıyılarda dönen karanlık işlerde gizli. Türkiye’de balıkçılık sektörü yıllardır hem rant hem de güç mücadelesinin kokuşmuş sahnesi.
Yıllık toplam balık üretiminin 2024’te 356 bin tonunun avcılıkla, 577 bin tonunun yetiştiricilikle sağlandığı sektörde, avlanıp halka sunulan balıkları yarısından fazlası yalnızca hamsi, ardından ise palamut ve sardalya.
Yetiştiricilikte ise endüstriye yalnızca alabalık, levrek ve çipura üretimi hâkim. Avrupa balık pazarlarında minicik balıklardan orkinoslara dev fener balıklarına kadar 100’den fazla türü aynı tezgâhta bulmak her zaman mümkün.
Çünkü çoğunda —tekelleşme ve kartelleşme ile avlanma konularında— sert kurallar ve cezalar geçerli.
Çeşit fakirliğinin arkasında ekolojik tahribat ve sistemsel sorunlar yatıyor. Türkiye’de son on yılda denizden avcılıkla elde edilen ürün miktarı dörtte bir oranında azaldı.
Bunun bilinen temel sebepleri aşırı ve yanlış avlanma, endüstriyel balıkçı teknesi fazlalığı, avlanma yasaklarının delik deşik uygulanması, kirlilik ve habitat tahribatı.
Türkiye denizlerinde türlerin nesli büyük risk altında; ciddi anlamda “yoğun bakımda” olan balıkçılık sektörü, yeni türlerin endüstriyelleşmesi ya da yeni avlanma biçimleriyle değil, var olan türlerin de giderek kaybı ile işlevsizleşmekte.
Kâğıt üstünde Türkiye’de 18 bin ticari balıkçı teknesi var. Ancak avlanan balığın büyük çoğunluğu yalnızca belli başlı filolardan geliyor.
Özellikle Marmara, Ege ve Karadeniz’deki büyük limanlarda, sektör artık “büyüklerin oyunu”na dönmüş durumda. Bu kıyılarda yasadışı avcılık organize biçimde yürütülüyor.
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre, 2022 yılında Türkiye’deki toplam balık avcılığı 400 bin tona yaklaşırken, bu avın yüzde 70’ine yakını sadece yüzde 15’lik bir filo tarafından gerçekleştirildi.
Balıkçılar arasında ağalık sistemi denilen düzen geçerli: Kim nerede avlanabilir, hangi tekne hangi limana yanaşabilir, kim mezatta ne kadar söz hakkına sahiptir, gibi konular bu gruplarca belirleniyor.
Bu sistemde balık satış noktalarına erişim yalnızca belirli grupların izniyle mümkün hale geliyor.
Bu gruplar, denizden çıkan balığın fiyatını ve dağıtımını kontrol etmekte, küçük balıkçıları kendilerine çalışmaya zorlamakta, aykırı davrananları tehdit yoluyla dışlamakta.
Bazı bölgelerde mafyavari gruplar, küçük üreticilere balıklarını yalnızca belirli firmalara satmaları yönünde baskı uyguluyor. Fiyatlara itiraz eden balıkçılar ise balıklarını satacak yer bulamıyor,
Hal mafyası ise balıkların hangi pazara hangi fiyattan gideceğine keyfi karar verme gücüne sahip.
Bu kartelleşme zinciri bir yandan fiyatları şişiriyor, bir yandan da küçük balıkçının avladığı türlerin sofralara ulaşmasını zorlaştırıyor. Denetimler ise sektör içi ahbap-çavuş ilişkileriyle by-pass ediliyor.
Bazı şirketler ya da aileler, sevk zincirinin öteki ucunda yer alan, “en zengin” küçük azınlığın fahiş fiyatlarla hizmetindeki restoran ve otellerle iş birliğini sürdürüyor.
Ege’de yakalanan lagos, sinarit, orfoz gibi yüksek kaliteli türler bir yandan İstanbul, İzmir, Bodrum gibi kentlerde paraya para demeyen azınlığı veya cebi şişkin turistlerin gittiği restoranlara, kaldığı otellere kapalı devre dağıtılıyor.
Bu “mafya tipi üretim tarzı” sadece deniz ekosistemini imha etmekle, sektörde adil rekabeti bitirmiş olmakla kalmıyor, halkın açık pazarda tercih haklarını da daralttıkça daraltıyor.
Buna bir faktörü daha ekleyeyim: Balıkçılık sektörünün son on yılda iyice ihracata yöneldi.
2023 verilerine göre Türkiye, 140’tan fazla ülkeye yaklaşık 1,5 milyar dolar değerinde su ürünü ihraç etti. Tabii ki “delikatess” deniz ürünlerinin bir kısmı da o taraflara sevk ediliyor.
Sen, ben pazarda mezgit ararken; Ege lagosunu İspanyol bir şefin tabağında görebiliyoruz.
Türkiye’de yılda kişi başı balık tüketimi yaklaşık 6–7 kg civarındayken AB ortalaması bunun iki katından fazla. Balık bizden çıkıyor ama bize ulaşmıyor.
Oysa Türkiye, 500’den fazla deniz canlısına ev sahipliği yapan bir coğrafyada. Buna rağmen zincir marketlerde ya da balıkçılarda sadece aynı 4-5 türü görmek mümkün.
Türkiye’de dürüst balıkçılık artık sadece doğayla mücadele değil, düzenle de mücadele anlamına geliyor.
Küçük balıkçının yaşam alanı, denizlerdeki tür zenginliği ve güvenli gıda talebi, sektörün yukarıdan aşağı ranta ve mafyalaşmaya dayalı yapısında boğulmakta.
Toplumsal kaybın büyüklüğü ise her yıl daha çok balık türünün ve balıkçının piyasadan silinmesiyle büyümeye devam ediyor.
Küçük üretici kaybediyor, deniz tükeniyor, halk ise sofrada 4-5 türle yetinmek zorunda kalıyor.
Peki nasıl oluyor da Yunanistan, İtalya, Fransa, İspanya gibi ülkelerde en alt sınıflar bile çeşitler içinden çeşit seçip makul fiyatlarla balığa doyabiliyor? Bu sorunun cevabı basit;
Eğer asgari düzeyde eşitliğe değer veren bir demokrasi, bağımsız yargı ve kanun uygulayıcı güç varsa ortada, mafyalaşma da kartelleşme de semiremez, düzene hâkim olamaz.
Türkiye’deki gibi bir orman kanunu düzeni yoluna çıkan herkesi çürütüyorsa, o toplumun içinde açgözlülüğü körükleyen kültürü körüklüyorsa bunun sebebi açık, değil mi?
Son sözü, Edremit Körfezi’nde yıllarca amatör balıkçılık yapan, yöreyi de karşı taraftaki Midilli balıkçılarının kültürünü de çok iyi tanıyan bir arkadaşıma bırakıyorum. Sözleri çok acı ama gerçek.
“Balıkçılık Karadenizli balıkçıların elinde, tüm yönetmeliği onlar hazırlıyor. Yunanistan’da gırgır balıkçılığı yasakken bizim Edremit Körfezinde devasa gırgırlar 15 nisana kadar avlanıyor ve birkaç santimlik hamsi ve sardalyaları tutuyorlar.
Balık yasağının 1 Şubat’ta başlaması lazım. Başlamayınca tüm havyarlı balıklar tutulmuş oluyor.
Tutulan o küçük ya da havyarlı balıklar nereye gidiyor? Balık unu fabrikalarına… balık çiftliklerinde balık yemi olsun diye. Balık çiftlikleri kimin? Aynı adamların…
Böyle iğrenç bir kısır döngü içindeyiz. 15 gün önce buraya Midilli’den ithal Yunan hamsisi geldi, inanabiliyor musun Yavuz? Kilosunu 400 TL’ye satıyorlardı ve gayet iri boydaydı. Ben bütün kış burada 400 TL’nin altında hamsi görmedim. Üstelik hamsinin Karadeniz’de bol avlanıyor olması ve çok ucuz olması gerekiyor.
Tüm iç deniz ve körfezlere Karadeniz mafyasının devasa gırgır ve trolleri giriyor. İç deniz ve körfezler balığın ürediği bir numaralı yer. Buralarda sadece küçük balıkçıların avlanmasına izin verilmesi lazım; o da olta ve uzatma ağ ile.
Küçük balıkçıyı tamamen yok ettiler. Meydan Karadeniz’de devasa gemilere kaldı. Şimdi memlekette de balık kalmadı, artık kalan son kırıntıları kazıyorlar”



















