Türkiye Ne İstiyor?

Seçim yaklaştıkça kitle buluşmaları, adayların demeçleri, tarafını belirleyenlerin destek açıklamaları günden güne daha görünür oluyor ve her zaman olduğu gibi yaratıcı dedikodular da dolaşıma giriyor;
Bir dedikoduya göre Türkiye kesinlikle Ersin Tatar’ı yeniden “seçtirecek”, diğerine göre Tatar’ın adı kesinlikle çizili ve Tufan Hoca’nın ekibi bile hazır, bir diğerine göre ise Tufan Hoca’ya sadece seçim kaybettirilmeyecek, aynı zamanda siyasetten de çekilmesi sağlanacak ya da “aslında ikisi de Türkiye’nin adamı, o yüzden Türkiye karışmıyor…”
“Türkiye ne istiyor?” sorusu yeni bir soru değil. Yakın siyasal tarihimizde bu sorunun sorulmadığı bir dönem var mı? Sanmıyorum.
Siyasi tahminler daha başlamadan bu soruya odaklanılıyor, sanki sandığın kaderini belirleyecek olan asıl iradenin orası olduğunu kabullendiklerini itiraf eder gibi.
Toplumun beklentileri, adayların hedefleri, hayatın içinden doğan sorunlar ikinci plana atılırken siyaset, kendi zemini üzerinde değil, başka bir merkezden gelen işaretler üzerinden okunuyor.
Bu refleksin tarihsel sebepleri elbette ki var. 1950’lerden itibaren Türkiye’nin müdahaleleri, kimi zaman açıktan, kimi zaman daha ince biçimlerde adanın kuzeyindeki siyaseti biçimlendirdi.
Ama bu durum aynı zamanda derin bir düşünsel mesafeyi de büyüttü: Ada halkı, kendi sorunlarına dair söz üretmeye çalışırken sürekli dışarıdan gelen taleplerin gölgesinde bırakıldı.
Seçim sonuçlarını yalnızca Türkiye’nin ne istediğiyle açıklamaya çalışmak, bu mesafeyi daha da derinleştirdi; toplumun kendi ihtiyaçlarını görünmez hale getirdi.
Kendi dilini kurmak, kendini var etmek açısından kısır kalan bir denge siyaseti, burada da kolayca kendini gösteriyor.
Partiler, “Türkiye’yle uyumlu olma” ya da “Türkiye’ye karşı mesafeli durma” ikileminde sıkışmış durumda. Bu denklemin içinde, toplumun gelecek tasavvuru hep erteleniyor.
Oysa tarihten bildiğimiz bir şey var: Yalnızca güç dengelerini gözeterek yapılan siyaset, kısa vadede ayakta kalabilir, hatta kitleselleşebilir ve görüntüde “iktidara” dahi gelebilir; uzun vadede ise içi boşalır.
Denge hesaplarının arasında sıkışan siyasal hareketler, kendi sözünü kuramaz. 20. yüzyılın birçok örneği bunu gösteriyor; İkinci Dünya Savaşı öncesi Almanya’da Alman sosyal demokratların sürekli koalisyon dengelerine yaslanması, toplumsal bir vizyon üretmeden günü kurtarmaya çalışmaları, en sonunda faşizme alan açtı.
Latin Amerika’da pek çok merkez partinin darbeler karşısında “denge” tutturmaya çalışırken toplumsal tabanını yitirmesi, halkın gözünde onları önemsizleştirdi.
Yugoslavya’da Tito sonrası dönemde liderlerin yalnızca etnik gruplar arası dengeyi korumaya çalışmaları, gerçek bir gelecek tahayyülü geliştirmemeleri, ülkeyi parçalanmaya sürükledi.
Kısacası tarihin öğrettiği basit bir ders var; denge siyaseti tek başına ayakta kalamaz.
Görüntüde varlığını sürdürse de toplumsal karşılığını yitirir. Denge belki kalır, ama kendi ağırlığını yok sayan varlık o dengede kaybolur.
Kıbrıs’ta da benzer izler görülebilir. 1970’lerde iç tartışmalar Ankara’nın yönlendirmesiyle susturuldu, 1990’larda sandıktan çıkan sonuç merkezden kabul görmedi.
Bugün de pek çok parti, kendi programını geliştirmek yerine Türkiye’nin beklentilerine göre ayakta kalmaya çalışıyor. Bu ise siyaseti bir “denge oyunu”na indirgerken, toplumsal sorunları sürekli öteler hale getiriyor.
Asıl kayıp burada: Gündelik hayatın gerçek meseleleri. Gençlerin umutsuzluğu, kitlesel göç, eğitim ve sağlık krizleri, çevresel yıkımlar…
Bunlar Türkiye’nin ne istediğiyle açıklanamaz. Ama tartışma hep o sorunun etrafında döndüğü için, bu sorunlar kamusal alanda ikinci plana düşüyor. Böylece ada halkının kendi geleceğini tartışma zemini giderek daralıyor.
Bugün Kıbrıs’ta asıl soruyu yeniden kurmak gerekiyor: “Biz nasıl bir gelecek istiyoruz?” Bu, yalnızca soyut bir dilek değil, somut sorulara bağlı bir tartışma. Hangi mücadele unsurlarını kullanacağız?
Elimizdeki enstrümanlar nelerdir? Sendikalar mı, sivil toplum mu, kültürel üretim mi, uluslararası dayanışma mı?
Hangi zeminde bir arada olacağız: sınıfsal dayanışmada mı, yurttaşlık temelinde mi, yoksa ortak bir barış tahayyülünde mi? Karşımızda kimler olacak;
Yalnızca dışarıdan gelen müdahaleler mi, yoksa içerideki küçük çıkar grupları ve iktidar ağları da mı?
Ve en önemlisi, ne kadar bedel ödemeye hazırız? Demokrasi, eşitlik ve barış için neyi göze alabiliriz, hangi noktaya gelmiş olmayı yenilgi sayacağız?
Bunlar, siyaseti gerçekten yaşayan, toplumsal bir zemine yaslayan sorular. Yerlerine sürekli olarak “Türkiye ne istiyor?” sorusu konduğunda ise düşünce alanı daralır.
Çünkü o tek soru, bizi yalnızca dışarıdan dayatılan bir ajandaya bağlar. Türkiye’nin despotik tavrını görmek ve ona karşı çıkmak elbette gerekli; fakat bu karşıtlık, kendi sözümüzü kuramadığımızda, farkında olmadan o despotizmi normalleştirmeye dönüşür.
Gerçekleri bilmek, onlara boyun eğmek demek değil. Tam tersine, o gerçeklerin üzerine kendi dertlerimizi, kendi ihtiyaçlarımızı, kendi tahayyülümüzü koyabildiğimiz ölçüde direnç kazanırız.
Laptalı Ayşe Aba’nın aklından geçenleri, kaygılarını, Hakan Fidan’ın aklından geçenler kadar önemsemeyen bir siyasal hareket bu topraklardan, bu toprakların insanından güç alma iddiasından da vazgeçmiş demektir.
Bir toplumun geleceği, başkasının kendini sıkıştırdığı alanda, kendi tutsaklığını görmezden gelerek yaşadığında değil, kendi yaralarını dile getirebildiği, kendi gelecek arayışına alan açabildiği noktada belirir.
Asıl önem taşıyan da budur; Dışarıdan gelen gölgenin içinden kendi ışığını arayabilmek.



















