InstagramKöşe Yazarlarımız

İktidar Çıplak







KKTC’nin gerçekten devlet olup olmadığı tartışması yıllar içinde zaten büyük ölçüde yanıtını bulmuştu.

Bu tartışmaya son noktayı koyanlar ise ironik biçimde, KKTC’yi savunma iddiasında olanlar oldu.

Devlet olmanın ölçüsü, en zor anlarda bile hukuku ayakta tutabilmektir. Bugün ise bunun tam tersi yaşanıyor; Kriz anında hukuk değil, hamasi refleksler öne çıkıyor. Devlet olma iddiasının sahte olduğunu daha açık gösteren bir örnek düşünülebilir mi? Sanmıyorum.

Çünkü gerçek bir devlet, hukuku iktidarın oyuncağı yapmaz; hukuk sayesinde iktidarı sınırlar. Hukuku çiğneyen yapı devlet değil; olsa olsa kabile yönetimi olabilir.

Toplumların en son sığındığı yer bu yüzden yargıdır. Çünkü siyaset bulanır, kurumlar dağılır, iktidar çürür ama mahkeme kapısına vardığında insan hâlâ bir ölçü arar. O ölçü kaybolduğunda, devlet yalnızca bir yalana dönüşmüş demektir.

Bir süre önce beş Kıbrıslırum “casusluk” suçlamasıyla tutuklandı. Daha ilk günden suçlamanın makul olup olmadığı sorgulandı; “casusluk belgesi” diye sunulan evrakların sanıklardan birine ait mülkiyet tapusu çıkması, dosyanın baştan sorunlu kurulduğunu gösterdi.

Sınır kapısındaki kameraların “bozuk” olduğu iddiası tabloyu ağırlaştırdı; delil zinciri daha kurulmadan koparıldı.

Bütün bunlar bir hukuk soruşturmasından çok güneydeki Simon Aykut tutukluluğuna verilmiş kaba bir misillemenin işaretleri olarak okundu. Süreç ilerledikçe suçlama ciddiyetini koruyamadı; tersine, her yeni işlemle biraz daha sıradanlaştı, pespayeleşti.

Ardından bir diğer kırılma da Avukat Murat Metin Hakkı’nın tutuklanmasıyla yaşandı.

Avukat müvekkilini temsil edebilmesi için dokunulmaz kabul edilir; bu dokunulmazlık bir meslek ayrıcalığı değil savunma hakkının varlık koşuludur.

Eğer bir avukat müvekkilini savunduğu için suçlu ilan edilirse ortada bir mahkeme salonu değil piyes sahnesi var demektir.

Bu gözaltı, tüm topluma yöneltilen bir tehdit: “Çizgiyi geçerseniz, yeriniz sanık sandalyesi

Mahkeme artık hakikati aramanın mekânı değil; korkunun örgütlendiği sahne. Despotik yapılarda güç yalnızca baskıyla değil, korkunun ve disiplinin sürekli yeniden üretilmesiyle işler.

Burada da görülen bu: Yargı artık, hakikati aramanın alanı değil, disiplinin tesis edildiği bir iktidar aygıtı.

Sormak gerek: Devlet olma iddiasındaki bir yapı, yargısını kaybettiğinde geriye ne kalır? Hiçbir gerekçeyle, bahaneyle örtülemeyen çıplak bir iktidar. Kararlar gerekçe için değil, gözdağı için yazılır.

Hukukun dili –delil, ölçülülük, tutarlılık– yerini korkunun diline bırakır. Giorgio Agamben’in “çıplak hayat” kavramı hatırlanabilir: Hukukun korumasının dışına itilmiş, iktidarın keyfiliğine maruz bırakılmış çıplak beden.

Bir avukatın bile bu konuma indirgenmesi, toplumun geri kalanının çoktan bu çıplaklığa mahkûm edildiğini göstermiyor mu?

Çıplak iktidarın hâkim olduğu yerde ölçü kayboldukça adalet terazisi, güç ilişkilerinin terazisine dönüşür.

Korunmaya değer olan ile feda edilecek olan, o terazide seçilir.

Hobbes’un Leviathan’ında devletin meşruiyeti, bireyleri sürekli korkudan koruma vaadine dayanıyordu. Burada bunun tersi yaşanıyor: Korku bizzat devlet eliyle üretiliyor.

Mesele de bu: Devlet olma iddiasındaki bir yapının böyle kolay kabile reflekslerine teslim oluşu, bunun hatırlattığı gerçek; Devlet yalnızca bayrak ve sınır değildir; bağımsız yargı, kurumsal tutarlılık ve güven veren kurallar bütünüdür.

Bu çerçeve çöktüğünde, geriye kalan yalnızca keyfî güçtür. Yani bugüne kadar “KKTC gerçek bir devlet değil” diyenlerin, olduğunu iddia ettiği şey!

Bu tablo mevcut davalarla sınırlı kalmayacak. Hukukun siyasete böyle teslim edilmesi, her krizde devreye girebilecek bir refleksin yerleştiğini gösteriyor. Mahkeme bir kez korkunun sahnesine çevrildiğinde bunun kolay geri çevrilemeyeceğini görmek gerek.

Bundan sonrası kuralların değil itaatin belirleyici olduğu, adaletin değil misillemenin işlediği bir düzenin derinleşmesi.

Mesele burada düğümleniyor: Bu tabloyu yalnızca teşhir etmek yetmez, mahkemeler korkunun sahnesine dönüştüyse buna karşı toplumsal itirazın da yükselmesi gerek.

Yargıyı korumak yalnızca hukukçuların değil; toplumun varlığını savunma meselesidir.

Bu yüzden soru artık “ne oldu” değil, “biz bu durumla nasıl mücadele edeceğiz” sorusudur. Yanıtını da ancak ortak direniş, hukuksuzluğa karşı ortak bir ısrar verebilir.

Türkiye’de ne varsa KKTC’de de o olacak” diyorlardı. Bu cümle yıllar boyunca bir tehdit mi yoksa bir vaat mi olduğu belirsiz bir şekilde yankılandı.

Mahkemelerin iktidarın sopasına dönüştüğü, adaletin bir misilleme aracına çevrildiği bugün yaşanan manzaraya bakınca, o sözün gerçek anlamı açık. Oldu işte; Türkiye’de ne varsa, KKTC’de de artık var. Hukukun yerle bir edildiği bir taklit düzen.

Tarihi severim; çünkü tarih yıkılmaz sanılan imparatorlukların nasıl un ufak olup dağıldığını, kendini ebedî sanan iktidarların nasıl kendi ağırlığı altında ezildiğinin hikâyesini anlatır.

Roma, bin yıl ayakta kalacağına inanıyordu ama çürümenin sesi en görkemli zafer alaylarının arasından sızdı.

Nazi rejimi, kendini “bin yıllık imparatorluk” ilan etti ama on iki yıl içinde küllerini dünyaya savurdu.

Tarih boyunca “değişmez” denen düzenlerin nasıl çözüldüğünü görmek, insana özgürlüğün gerçek kaynağını hissettirir; insan iradesini, aklını ve emeğini.

Devlet” kabileleşirken biz insan kalmakta ısrar edersek varacağımız yeri kısacası.













Başa dön tuşu