Aynı Mekânda, Başka Zamanlarda

Hayat, insanı en beklemediği anda geçmişin sessiz kapısına götürür. İlk heyecanın filizlendiği mekâna dönmek, kalpte saklı kalan duyguları bir anda uyandırır.
Zaman değişmiştir; saçlar, duruş, kokular… Ama bir gülüş vardır ki, üzerinden uzun zaman geçse de aynı kalır.
Hafızada asılı kalan bir yıldız gibi parlar.
Kalp çarpar; çünkü özlenen yalnızca karşıdaki kişi değildir.
Özlenen, o uzun takvim öncesi saf heyecan, tarifsiz merak ve gözlerdeki parıltıdır.
İnsan, en çok kendi eski masumiyetini özler. Ve bazen bu özlem, karşımızdakiyle değil, kendi içimizdeki geçmişle yüzleşmektir.
Karşımızdakine dokunamamak, uzaktan sarılmak… Hem tatlı hem de ağır bir duygudur.
Eller dokunamadıkça kalp derinlere düşer, gözler gülüşe takılır, yürek ağırlaşır. Ama o anın parıltısı zihinde ve kalpte yankılanır; kaybolmaz, silinmez.
Bazı karşılaşmalar ne bir başlangıçtır ne de bir veda. Sadece insanın iç dünyasında bir iz bırakır.
Bir gülüşün hâlâ aynı kalması, ellerin uzanamadığı mesafe, gözlerin bakamadığı uzaklık…
Ama tüm bunlar, kalbin derinliklerinde bir ateşi, unutulmaz bir anıyı ve hayatın kırılgan ama eşsiz güzelliğini bırakır.
Dokunulamayan anlar, yıldızlar gibidir: Ulaşmak mümkün değildir ama parıltısı ruhun karanlığında yol gösterir.
O ışık, özlemin yoğunluğuyla harmanlanır; ağırdır ama öğreticidir.
Geçmiş güzeldi, hayranlık gerçekti, özlem yoğundu… Ve tüm bu duygular, insanı bugünle buluşturur. Bugünün ışığında yürüyebilmek, en cesur adımdır.
Öperim hırpalanmış kalbinizden…



















