InstagramKöşe Yazarlarımız

Dik Duruş mu, Her Kalıba Girme Sanatı mı?







Son yıllarda siyasete dair en çok hissedilen şeylerden biri güven kaybıdır. İnsanlar artık siyasetçilerin söylediklerinden çok, söyledikleri ile yaptıkları arasındaki uçuruma bakıyor. Çünkü siyaset, toplumun gözünde yavaş yavaş ağırlığını, itibarını ve inandırıcılığını kaybediyor.

Bu kaybedişin temelinde ise bana göre iki büyük sorun yatıyor: İlkesizlik ve iradesizlik.

Bugün dönüp etrafımıza baktığımızda ilginç bir tablo görüyoruz. Herkesle iyi geçinmeye çalışan, rüzgara göre yön alan, her ortamda farklı bir kimliğe bürünen insanlar siyasetin doğal aktörleri gibi sunuluyor.

Oysa insanın bir duruşu, bir doğrusu, bir ilkesi varsa herkese aynı anda hoş görünmesi mümkün müdür?

Bir insanın herkes tarafından sevilmesi belki mümkündür ama herkesle aynı anda aynı çizgide durması mümkün değildir. Çünkü hayat tercih yapmayı gerektirir.

İlke sahibi olmak da zaten gerektiğinde bedel ödemeyi göze alabilmektir.

Eğer bir insan her kesime göre ayrı bir kimlik sergiliyorsa, her ortamda farklı bir yüz takınıyorsa, ortada duruştan çok konjonktüre göre şekillenen bir tavır vardır.

Siyasette buna çoğu zaman “manevra” deniliyor. Elbette siyasetin doğasında uzlaşmak vardır. İnsanlarla konuşmak, farklı kesimleri dinlemek, ortak payda oluşturmak gerekir.

Ancak uzlaşmak ile ilkesizleşmek aynı şey değildir. Bugün ne yazık ki birçok kişi bu ikisini birbirine karıştırıyor.
Sırf bir makama ulaşmak, bir mevki elde etmek veya bir şey olmak uğruna bin bir kılıfa girmek siyasetin gereği olarak sunuluyor.

Böyle olmazsa siyaset yapılamaz” deniliyor. Ben buna katılmıyorum. Eğer siyaset ancak ilkelerden vazgeçerek yapılabiliyorsa, öyle bir siyaset anlayışı yere batsın. Çünkü günü kurtarmak adına yapılan her ilkesiz taviz, gelecekte toplumun önüne daha büyük sorunlar olarak çıkıyor.

Bugün toplum olarak yaşadığımız ahlaki erozyonun sebeplerinden biri de budur. Yanlışa yanlış diyememek, sırf siyasi yakınlık nedeniyle haksızlıkları görmezden gelmek.

Oysa toplumsal ahlakın güçlenmesi için doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmek gerekir.

Namussuza namussuz, hırsıza hırsız, yolsuza yolsuz diyemediğimiz sürece ne adalet duygusu güçlenir ne de toplumun vicdanı rahatlar. Bir kişinin bizim siyasi görüşümüze yakın olması, onun yaptığı yanlışları meşru hale getirmez.

Daha da tehlikelisi, makam ve mevkiyi bir baskı unsuru olarak kullanmaya çalışan anlayıştır. Gücünü halktan almak yerine makamından alan, eleştiriye tahammül edemeyen, insanları bulunduğu pozisyonla sindirmeye çalışan siyasetçi anlayışı demokratik kültüre zarar verir.

Bunun karşısında durmak sadece siyasi bir tercih değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur.

Bu nedenle kendi hayatımızda ve kendi etki alanımızda ilkesiz tavırlara prim vermemeliyiz. Kim olursa olsun; yolsuzluğa bulaşmışsa, halka baskı yapıyorsa, liyakatsiz davranıyorsa, iradesiz bir tutum sergiliyorsa buna sessiz kalmamalıyız. Kişilere değil ilkelere bağlı bir anlayış geliştirmek zorundayız.

Belki bu tavır kısa vadede zor görünür. Belki bazı kapılar kapanır, bazı ilişkiler bozulur. Ancak uzun vadede toplumları ayakta tutan şey çıkar ilişkileri değil, ilkelerdir.

Dik duruşun olmadığı yerde güven olmaz. Güvenin olmadığı yerde ise ne siyaset sağlıklı işler ne de toplum huzur bulur.

Bugün geldiğimiz noktada herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekiyor: Sırf bir şey olmak için daldan dala konmak mı, yoksa bedeli ne olursa olsun onurlu ve dik bir duruş sergilemek mi?

Çünkü bir toplumun geleceğini belirleyen şey, makam sahiplerinin gücü değil; ilke sahibi insanların cesaretidir.

Aksi halde içinde bulunduğumuz gidişat, raydan çıkmış bir treni andırmaya devam edecektir. Ve o trenin altında sonunda hepimiz kalacağız.

Güneşin doğduğu yerden, herkese selam olsun.















Başa dön tuşu