Bir Maçı “Yunan’ı Denize Döktük”e Çevirme İlkelliği

Denizle sarmaş dolaş minik ve şirin bir Yunanistan köyünde topluca, heyecanla maçı bekliyoruz.
Köyde herkes birbirini tanıyor. Mevzu maç sadece. Acaba kim kazanacak? Genç Yunanlar emin; “Kesin alacağız”
Evet ama Ataman Yunan takımındaki Panathinaikos kökenli oyuncuları ezbere biliyor?
Köydeki “American-Greek” arkadaşlar temkinli. Evet, Yannis Antetokounmpo çok güçlü ve durdurulamaz gibi ama Türk takımında da Alperen var. NBA’den biliyorlar.
“Maç ortada” diyor, pilot emeklisi Dimitri gülerek, sakin.
Maçı izlemek için bilerek ve isteyerek özel bir tavernayı seçiyorum. Neden? Çünkü buradaki genç garson ekibi süzme Olympiakos fanatiği, tabii Yunanistan takımı için de yanıp tutuşmaktalar. Yani gece maçı onlarla mavra ve bağırış çağırışla izlemek ayrı bir keyif olacak.
Beni eskiden tanıyorlar, içer girer girmez “eyvah, uğursuz geldi” mealinde bir şeyler söylüyor biri. Gülüşerek yerleşiyoruz hepimiz yerimize. Öte tarafta denize bakan terasta bir grup İngiliz ve İskoç “tarafsız gözlemciler” (!) olarak yan gözle ekrana bakıyor, yemeklerin tadını çıkarıyorlar.
Maç başlıyor ve aniden fark açılınca çevremdeki masalara tünemiş kadınlı erkekli Yunanlardan vozurdanma yağmuru başlıyor. Derken küfürler. Kendi takımlarına tabii.
Ama dedim ya, bunlar azılı Olympiakos taraftarı. Panathinaikos’lu müşterilere bile gıcık olacak derecede.
Dolayısıyla, düzeni tutturamayan, dağılan Yunan takımının yanı sıra hepsinin bir de özel nefret objesi var: Ergin Ataman.
Ne zaman ekranda Ataman yakın plan belirse “malaka” salvoları geliyor. Çifte nefret objesi. Esas gıcıklık Panathinaikos çalıştırıcısı olmasına, Türk millilerini yönetmesi de bonus.
İkinci çeyrekte yanımdaki masadan birkaçı vozur vozur söylenerek ayrılıyor. Ben ise, aynen öte masadaki Britanya ahalisi ve Amerikalılar gibi “sakin güç” olarak izlemeyi sürdürüyorum. Üçüncü çeyrekte artık sonuç belli. Herkes skora razı.
Ama Yunan takımının dökülmesi, uyurgezer hali onlarda da bende de bir muamma. Önceki maçlarını görmeyen birisi, “bunlar nasıl yarı finale çıktı?” diye sorar kesinlikle. Türk millileri bir makine gibi aldı götürdü, finali fazlasıyla hak etti.
Yunan TV’sindeki sunucunun sesi düştükçe düşüyor. Ve “hazin son”
Suratlar beş karış. Öyle, çünkü Türkiye gibi burası da bir basketbol ülkesi. Şampiyonluğa çok yakın hissediyorlardı kendilerini ve bu bir sportif gurur meselesiydi. Ağır bir mağlubiyet, dolayısıyla.
Maçı iyi ki TRT’den izlememişim. Epeydir Türkçe maç yayınlarından da uzak duruyorum. Voleybol kadınlar dünya şampiyonasında ne zaman Türk milliler sayı kaybetse “hiç önemli değil” diyen cahillerden, karşı takımın adını söylemek yerine “onlar… onlar” diye sanki aşağılayıcı kelime kullananlardan tiksinti gelmişti.
Dün geceki basket yarı finalindeki açık fark galibiyet ardından TRT spikerinin “(bir daha) denize döktük” şeklinde “yorum” yaptığını sonradan öğrenince “iyi ki TRT’den uzak durmuşum” dedim.
Ama kaçış yok. Maçın ertesi sabahı karşıma bazı Türk spor sayfaları çıktı. Manşetler: “Yunan’a Osmanlı Tokadı”, “Denize Döktük”, “Büyük Taarruz”
Akılları fikirleri herşeyi şiddet siyasetine indirgemek, her iki ülke için de dünya kadar insan hayatına, insani felakete yol açmış bir geçmişe bağlamak. Akıl bu kadar: Kıt ve küt. Aşağılık kompleksi öylesine kök salmış ki, “sadece spor” olan spordaki her başarı, askeri kavramlara bulanıveriyor.
Oysa, anlatamadık, bu sadece bir oyun. Keyif için, ortak duygular ve heyecan paylaşımı için yaşanan, rakiplerle centilmence, güle oynaya izlenmesi gereken, şakaya boğularak gülüp geçilmesi gereken bir alan, spor.
Bir de kazara sosyal medyaya girince durumun ne kadar vahim olduğunu bir kez daha gördüm. Nefret söyleminin katmerlisi bu başıboş mecrada, gırla.
Her nasılsa başına Prof. ve Dr. unvanı takılmış, üstelik bir de Milli Savunma Üniversitesi rektörlüğüne paraşütle indirilmiş sözde akademisyen şahıs, tam bir magandalık modunda.
“Bu sefer Yunanlıları 3 gün sonra denize döktük” diye yazmış.
“9 Eylül 1922’den 12 Eylül 2025’e…”
Algı dünyası, daracık bir dehlize eşit. Ama yalnız da değil.
Ne yazık ki koskoca ülke ağır bir “kollektif şizofreni” haliyle malul. Dünyadan kopmuşluk, sefih bir lumpenlik salgını. İlkel bir özgüven dalgası.
Neyse ki spor var ve neyse ki —aynen Voleybol Kadınlar Takımı’nın dünya ikincisi yıldızları gibi— Basketbolcu milliler sporculuğun hakkını “işlerini iyi yaparak” vermeye devam ediyorlar.
Finalde kim kazanır, emin değilim. Kim kazanırsa kazansın, basketbol millilerinin yüksek kalitesinden son derece memnunum.
Final de geçecek, sonra herkes kulübüne geri dönecek, başka güzel oyunlara. Ergin Ataman da Atina’ya, Yunan takımıyla yeni başarılara. Böyledir bu dünya.
Sanat gibi spor da sınır tanımaz. Duvarları yıkar, örmez.
Ama ne acıdır ki, Türkiye’yi saran ilkel milliyetçilik her seferinde damaklarda buruk bir tat bırakıyor. Bir arkadaşım bu sabah spor sayfalarıyla ilgili olarak “iyi ki bu çöplüğü görmüyorum” dedi.
Son derece haklı.
Galibiyetler lumpenlikle gölgelendikçe bize sadece utanmak kalıyor.




















