InstagramKöşe Yazarlarımız

Neden Aday Çıkarmadık?







Bağımsızlık Yolu neden aday çıkarmadı?” sorusu, dar anlamda örgütlü sosyalist siyasetle ilgilenen kişiler ve Bağımsızlık Yolu üyeleri dışında pek de genele hitap eden bir soru değildir.

Bu nedenle eğer siyasete ve onun biçimlerinden birisi olan seçimlere; “kime oy verelim” ve “neden verelim” türünden bir yaklaşımınız varsa yani kendinize “siyaset pazarından ürün seçen müşteri” rolü biçiyor ve süreçlere nasıl yön verebileceğinize kafa yormuyorsanız bu yazıyı okumayı burada bırakabilirsiniz.

Ancak siyaseti bir “özneleşme süreci” olarak görüyor, bunu tek başınıza yapmanızın mümkün olmadığını (özne olmanın ancak kolektif bir süreç olabileceğini) biliyor, örgütlü mücadele ihtiyacını anlıyor ve örgütlerin kendi tutumlarını içinde bulundukları “somut koşulların somut tahlilini” yaparak şekillendirmeleri gerektiğini kavrıyorsanız; “Bağımsızlık Yolu neden aday çıkarmadı” sorusu, partinin üyesi olsanız da olmasanız da sizin için üzerinde düşünülmeye değer bir soru olacaktır.

Siyasete bu derinlikten bakan insanların sayısı ne yazık ki çok azdır. Ancak bu az sayıda insan, tarihin motoru ile kitleler arasında bir volan kayışı olabilecek kadar da önemli bir stratejik önem arz ediyor. Bu nedenle okuduğunuz yazı, özne olmaya ilgi duyan söz konusu azınlık düşünülerek yazılmıştır.

Somut Koşulların Somut Tahlili

Marksist siyasette analiz yapmanın ve analizlerin sonuçlarına göre taktik tutumlar takınmanın önemi Lenin’den yapılan “somut koşulların somut tahlili” alıntısı ile vurgulanır. Hiçbir Marksist birey veya örgüt, hareket (değişim) halindeki somut koşulların her an analiz edilmesi gereğini inkâr etmez.

Dahası strateji ile uyumlu taktik adımların da yapılacak analizin sonuçlarına göre kurgulanması gerekir. Bundan sonrası uygulama kapasitesi ve becerisi ile ilgilidir.

Tıp alanından kavramlarla ifade edersek; tahlil, teşhis, tedavinin seçimi, tedavi için gerekli araçların temini, uygulamada ustalaşma ve bunların her defasında yeniden tekrarlanması.

“Yeniden tekrarlama”nın gerekli olduğu vurgusu önemlidir. Çünkü somut gerçeklik her zaman hareket (değişim) halindedir. Bir kez analiz yapıp siyasal ömrünüz boyunca aynı analize saplanıp kalırsanız; bu durumda değişen koşulları hesaba katamazsınız.

Böylece önceden belki doğru olan tahliliniz yeni koşullarda yanlış olacağından, teşhisiniz de tedaviniz de yanlış olmaktan kurtulamaz.

Bu durumda hastasını on yıl önceki tahlil sonuçlarına bakarak tedavi etmeye çalışan bir hekimden farkınız kalmaz.

Dahası gerçekliğin analizi, ‘hareket’ hesaba katılarak yapılmalıdır. Bu uçan bir cisme ateş ettiğinizde, cismin olduğu yere değil gittiği yöne nişan almaya benzer.

Hiçbir zaman unutulmaması gereken bir diğer nokta da şudur ki; tahlil araçlarınız sağlam olsa bile, tahlil sonuçlarınız hatalı çıkabilir; tahlil sonuçlarınız doğru olsa bile teşhisiniz yanlış olabilir; teşhisiniz doğru olsa bile tedavi tercihiniz yanlış olabilir; tedavi tercihiniz doğru olsa bile uygulama için uygun araçlarınız olmayabilir ve uygulama için uygun araçlarınız olsa bile yeterli becerileriniz olmayabilir.
Başarısız olmanın yolları, başarıya ulaşmanın yollarından her zaman onlarca kez daha fazladır.

Başarısızlığı bir öğretmen gibi görmek ve ondan ders çıkarmayı bilmek şarttır. Her bilimsel başarı, yüzlerce başarısız deneyden damıtılır. Başarısızlıktan korkup garanti veya kestirme çözümler arayanlar, aslında başarmaktan korkmuş olurlar.

İşte tüm bu sebeplerden Marksizm dogma değil, bilimsel bir yöntemdir! Her yöntem gibi Marksizm de ancak uygulayıcılarının kendi aralarında yürüttükleri tartışmalarla sınanır, sorgulanır, düzeltilir, ilerletilir ve geliştirilir.

Tartışma, polemik, eleştiri; yeni çağın tüm lanetlemelerine karşın Marksistlerin çekindiği değil istediği bir şeydir.

Çünkü hakikati kavramanın ve ona müdahale etmenin araçları, sadece eleştirel tartışmalarla mükemmelleştirilebilir.

Girişi uzatmak pahasına şunu da eklemeliyim ki; tıpkı bilim insanlarının yaptıkları analizler ve vardıkları sonuçların onların arzularını yansıtmasından bağımsız birer hakikat unsuru olması gibi, Marksistlerin de siyasal analiz ve tutumlarında kendi arzularını değil nesnel gerçekliği ön planda tutma zorunluluğu vardır.

Bir hekim kişisel olarak diş çekmeyi seviyor ama dolgu yapmaktan hoşlanmıyor olabilir. Bu tür tercihler çok insanidir. Ama her hastasının dişini çeken bir hekim, pek muteber bir hekim kabul edilemez. Tıpkı bunun gibi Marksistler de siyasal stratejilerine ve taktiklerine karar verirken, kendi arzularını değil nesnel gerçekliğin (hareket halindeki nesnel gerçekliğin) hoşlarına gitsin veya gitmesin gereklerini dikkate almak zorundadırlar.

Bağımsızlık Yolu’nun 2025 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tutumunu belirlerken göz önünde bulundurduğu, birbiri ile bağlantılı iki temel analiz söz konusudur. Aday çıkarmama kararının anlaşılması için bu iki temel analizin kavranması; bu kararın çürütülebilmesi için de ya ‘analizlerimizin sonuçlarının’ yada ‘bu sonuçların dikkate alınması gerektiği düşüncesinin’ çürütülmesi gerekir.

Birinci tespitimiz; 2025 Cumhurbaşkanlığı seçiminin halkın gözünde ne anlama geldiği, gerçekte ne olduğu, kimin seçilmesinden bağımsız olarak nasıl sonuçlar doğuracağına ilişkindir. İkinci tespitimiz ise birinci tespitimize bağlı olarak ortaya çıkacağını öngördüğümüz sonuçlara partimizin müdahale edebilmesi için en elverişli koşulların hangisi olduğu ve bunun için bizim ne yapmamız gerektiğinde dairdir. Gelin şimdi bu tespitleri biraz detaylandıralım ve bunu yaparken aldığımız karara dair yanlış, eksik, çarpık yorumlara da yanıt verelim.

Birinci Tespit: Tatar Gidiyor, Erhürman Geliyor!

Bağımsızlık Yolu 2025 Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi yaptığı değerlendirmede ayrıntılı bir şekilde izah ettiği gibi, halkın ezici bir çoğunluğunun gözünde bu seçimin “Ersin Tatar’dan ve temsil ettiği irade gasbından kurtulma süreci” olduğunu tespit etmiştir.

Halkımızın bu düşüncesinin oldukça haklı sebepleri vardır: 2020 seçimlerinde yaşanan müdahaleler, iki devlet siyasetinin sonuçları, UBP-DP-YDP hükümetinin yarattığı ekonomik, sosyal ve yapısal çöküş!

2020 seçimlerinde hile ve müdahalelerle seçtirilen Ersin Tatar; kendi vaadi olan iki devlet siyaseti için hiçbir adım atmadığı gibi, ortaya “kktc’nin tanıtılması için” bir yol haritası dahi koymamıştır. Ersin Tatar ve onun “iki devlet politikası” Kıbrıslı Türklerin bir halk olarak tarihte hiç olmadığı kadar izole hale gelmesine ve görünmez kılınmasına neden olmuştur.

Bu da Ersin Tatar’ın destekçisi UBP-DP-YDP hükümetinin ekonomik, sosyal, kültürel politikaları ile birleştiğinde tam bir yıkım yaratmıştır. Halk tüm bu olgulara tepkilidir. Bu nedenle de önümüzdeki seçimleri; “2020’nin üçüncü turu”, “iki devlet fikrine ilişkin referendum” ve “UBP-DP-YDP’ye tepki göstermek için fırsat” olarak görmektedir.

UBP, DP ve YDP’nin aday çıkarmayarak Ersin Tatar etrafında “sağduyu ittifakı” adı altında birleşmeleri de bu algının pekişmesine katkı sağlamıştır.

“Sağduyu ittifakı” halktan; ‘2020’de yaşananları, iki devlet takiyesi altında kktc statükosunun devamını ve hükümetin sosyo-ekonomik politikalarını’ onaylamasını istemektedir. Ersin Tatar yeniden seçilirse yaşanacaklar, son beş yıldır yaşananların derinleşerek devam ettirilmesi olacaktır. Halk bunu görmekte ve reddetmektedir!

Diğer yandan Ersin Tatar ve temsil ettiği gelecek karşısında, halkın gözünde Tufan Erhürman dışında hiçbir fiili alternatif yoktur! TDP topyekün Erhürman’ın kuyruğuna takılmış durumdadır. Denktaş desteğini açıklayarak,

Özersay aday olmayarak Erhürman’a yol vermiştir. Normal koşullarda Tatar’ın temsil ettiği olgulara birinci turda gösterilebilecek tepkilerin ve önerilebilecek alternatiflerin rejim içi tüm farklı tonları kenara çekilmiştir.

Bu da yıllardan beridir dile getirilen ama aslında hiç de demokratik olmayan bir arzunun; “seçimin birinci turdan bitmesi”nin koşullarını yaratmıştır. Bunun nedeni Tatar’ın temsil ettiği olumsuzluklar kadar, karşısında rejim içi hiçbir “olağan” alternatifin bulunmayışıdır da…

Seçimin birinci turdan bitmesinin gerçek bir olasılığa dönüşmesi, halkta “oylar bölünmesin” istencini saldırgan bir tonla savunan agresif bir ruh hali yaratmaktadır.

Demokrasi her şeyden önce fikirsel çeşitliliğin en özgür şekilde ifade edilebilmesi anlamına gelir. İki turlu seçimler, bu çeşitliliğin birinci turda sergilenebilmesi açısından eşsiz bir fırsat sunar.

Oysa kendine sol diyen öznelerin başını çektiği ve yıllardan beridir muteber bir talepmiş gibi savunulan “birinci turdan bitirelim” basıncı, farklılıkları bir potada eriten antidemokratik bir slogandır.

2025 Cumhurbaşkanlığı seçimi, rejim içi solun farklı öznelerinin uzun yıllardır dile getirdiği bu sloganı, gerçek bir olasılık haline getirmiştir. Bunun sonucu olarak “oylar bölünmesin” paranoyası da bu olasılığı gerçek kılmak için kullanılan bir kırbaç niteliğiyle hiç olmadığı kadar güçlenmiştir.

Üstelik bu iki antidemokratik slogan (birinci turdan bitirelim ve oylar bölünmesin) geçmişteki gibi sadece hegemonik “sol” partinin diğerleri üzerinde kullandığı bir araç olmakla sınırlı kalmayıp, tüm muhalif partilere ve partisiz seçmenlere kadar yayılmış durumdadır.

Bu koşullarda Tufan Erhürman neredeyse parmağını bile kıpırdatmadan Cumhurbaşkanı olmaya hazırlanmaktadır. Halkın Tatar’a tepki duyduğu hiçbir konuda Erhürman’ın dile getirilmiş, yazıya dökülmüş ve yol haritası çizilmiş somut bir planı yoktur.

Erhürman 2020 seçimlerinin gayri meşru olduğunu söylememektedir, müdahalelerden söz etmemektedir, bu seçimlerde yaşanan irade gaspını gündeme getirmemektedir.

Dahası Erhürman’ın 2020 ile ilgili eleştirisi, müdahaleyi yapan TC’ye değil, açık açık federasyonu savunarak “müdahaleye fırsat verdiği” için Akıncı’ya yöneliktir.

Erhürman tam da bu sebeple, AKP’yi kızdırmamak için “federasyonu savunup savunmadığı belirsiz”, muğlak bir tutum takınmaktadır. Ayrıca halkın tepki duyduğu üçüncü konu olan hükümetin olumsuzlukları noktasında dahi, hiçbir somut alternatifi masaya koymamaktadır.

Herkesin, hatta hükümet partilerinin üyelerinin bile dile getirdiği olumsuzlukları tekrarlamakla yetinmekte ama kendisinin ne önerdiğini detaylandırmaktan itinayla kaçınmaktadır.

Erhürman’ın tüm stratejisi suya sabuna dokunmayan bir muğlaklığa, renksiz kokusuz bir ortalamaya, halkın Tatar’a olan öfkesine ve AKP’yi ürkütmeden, ima yolu ile halkın hayal gücüne yaslanmaya odaklanmış durumdadır.

Kimi çevreler bu tutumu Erhürman’ın akademisyenliğine bağlasalar da; bu argümanın, akademide (yani bilimde) kıyasıya eleştiri ve tutkulu tartışmaların normal olduğunu bilmeyen geniş kitleleri kandırmaktan öte bir kıymeti yoktur.

Akademi uzlaşmanın değil, hakikati bulmak üzere tartışmanın mekânıdır. Yazıyı uzatmamak için bu kısmı derinleştiremiyoruz ancak ülkemizde “sol” için bile, bilim okur yazarlığının acınacak durumuna ışık tutan bu argümanı bir kenara not düşüyoruz.

Kısacası 2025 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Tatar kendi olumsuzlukları nedeniyle gitmekte, Erhürman da (kendi olumlulukları nedeniyle değil) Tatar’ın olumsuzlukları nedeniyle gelmektedir. Gidenin ne savunduğu bellidir ama gelenin ne savunduğu belirsizdir. Gidenin olumsuzluğu nettir ama gelenin ne olduğu muğlaktır.

Tatar müdahalelerden yanadır ama Erhürman müdahaleleri kınamamaktadır; Tatar “iki devlet” istemektedir ama Erhürman “iki devlet”in karşısına federasyonu koymamaktadır; Tatar mevcut hükümet ile özdeşleşmiştir ama Erhürman bu hükümetin politikalarına hiçbir somut çözüm önermemektedir.

Tatar’ın temsil ettiği şeyler somut ve anlaşılırdır; Erhürman’ın ne olduğu herkesin kendi hayal gücüne bırakılmıştır.

Bu durum seçimlerden sonra kısa sürede tersine dönecek, Erhürman’ın etrafında oluşan atmosfer dağılacak, hayal kırıklığı içerisindeki kitleler (vicdani yüklerini hafifletmek için) destekledikleri kadar tutkulu bir şekilde Erhürman’ı eleştirmeye başlayacaklardır.

Erhürman’ın “zaferi” aynı zamanda halkın rahatlaması, somut eleştirileri duyacak kulakların çoğalması ve politikaları netleştikçe etrafındaki desteğin çöküşü ile sonuçlanacaktır. Ancak bugün henüz o gün değildir! Şu anda halkın en ileri unsurları için Erhürman erişilmez, dokunulmaz, konuşulmaz, tartışılmaz bir tabudur.

Bağımsızlık Yolu’nun ortaya koyduğu birinci tespit budur. Bu analiz okunurken anlaşılması gereken nokta şudur ki, Bağımsızlık Yolu kendi fikirlerini değil; halkın düşüncelerine dair analizini, olguların mevcut haline dair tespitini, somut koşulların somut tahlilinden çıkardığı sonuçları ve bu tablodan çıkacak fırsatlara dair öngörüsünü aktarmaktadır.

Kısacası Bağımsızlık Yolu mevcut durumun fotoğrafını çekmekte, tahlilini yapmakta, halkın gözünde olayların nasıl göründüğünü tespit etmeye çalışmaktadır.

Tespitimiz odur ki; halk haklı sebeplerle yanlış sonuçlara varmakta, haklı öfkesini hak etmeyen bir figürü desteklemeye odaklamakta ve bunu yaparken diyaloğa kapalı, farklı fikirleri tehdit olarak algılayan bir tür panik halinde davranmaktadır.

Peki böyle bir atmosferde, emekçilerin temsilcisi olan sosyalist bir parti ne yapmalıdır? Bu soru bizi ikinci tespitimize getiriyor.

İkinci Tespit: Bugün Yaşa, Yarın Dövüş!

Bağımsızlık Yolu’nun yaptığı ikinci tespit; 2025 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oluşan ortamın sosyalist bir partinin aday çıkararak sesini duyurması için elverişli olmadığı, böyle beyhude bir çabaya girişmenin orta vadede mücadeleye katkı sunmazken partiye zarar vereceği ancak bu durumun çok kısa bir süre içerisinde tersine döneceğidir.

Erhürman bugün UBP, DP ve YDP içerisindeki huzursuz unsurlardan; TAM Parti, HP, TDP’ye kadar ve hatta BKP, YKP’ye sempati duyan kişiler de dahil olmak üzere apolitik denilebilecek postmodern unsurları da içine alan çok geniş bir desteğe sahiptir.

Bu destek Erhürman hiçbir somut fikir ortaya koymamasına rağmen değil, tam da hiçbir somut fikir ortaya koymadığı için ve Tatar da kendi şahsında toplumun nefret ettiği tüm olumsuzlukları birleştirdiğinden dolayı mümkün olmaktadır.

Kitlelerin Erhürman’ı kavrayışı, karanlıkta filin farklı parçalarına dokunan kişilerin fili kavrayışından farksızdır.

Kuyruğunu tutan halata, hortumunu tutan yılana, ayağını tutan ağaca, dişlerini tutan mızrağa, gövdesini tutan duvara benzetmektedir.

Bu ortamda Erhürman’ın karşısına aday çıkarmak, partiyi gerçek Erhürman’a karşı değil kitlelerin zihnindeki Erhürman tasvirine karşı yani kitlelerin hayal gücüne karşı mücadele etmek zorunda bırakacaktır. Bu da Erhürman’ı en azından seçimlere kadar sürecek bir dokunulmazlık hâlesiyle kuşatmaktadır.

Ancak Erhürman’ın “dokunulmazlığı” sadece karşısına aday çıkarılması durumunda söz konusudur. Kendisi hiçbir fikrin tutkulu savunucusu olmadığından ve etrafında toplaşan kitle Tatar’a karşıtlık dışında herhangi bir fikirsel eksende ortaklaşmadığından dolayı; Erhürman fikirsel eleştiriler karşısında savunmasızdır.

Bu şu anlama gelir; Erhürman karşısında aday olmak eleştirilerin duyulmaması ve örgütsel kan kaybı ile sonuçlanacakken, aday olmadan yapılacak eleştiriler 19 Ekim’den sonra oluşacak hayal kırıklığına şimdiden hazırlanma fırsatı verecektir.

Bu tür taktik manevralar sosyalist partilerin yabancısı değildir. En genel anlamda kapitalist sistemin devrim yolu ile alaşağı edilmesi gereğini tüm Marksistler kabul eder. Ancak bu bizi yarın sabah ayaklanma başlatmak konusunda beyhude bir pratiğe sürüklemez.

Çünkü devrim anının da somut koşulların somut tahlili sonucunda belirlenmesi gerektiğini biliriz. Daha somut bir ana gönderme yaparsak; 1917’de Nisan ayından itibaren “bütün iktidar Sovyetlere” çağrısı yapmakta olan Bolşevikler, en ileri işçilerin bu çağrıya yanıt vermeye başladıkları haziran ve temmuz aylarında henüz koşulların olgunlaşmadığının bilinciyle ve heyecanlı unsurların onları korkaklıkla suçlamalarına rağmen, sabretmişler ve beklemişlerdir.

Bunu tereddüt ettikleri için değil partiyi ve kitleleri korumak için yapmışlardır. Devrimci mücadelede geç kalmaktan daha vahim bir hata varsa o da erken davranmak ve ileri unsurları burjuvaziye kırdırarak örgütsel birikimi heba etmektir. Gerilla mücadelesi de aynı prensip üzerine kurulmuştur: Çatışma düşmanın değil bizim tercih edeceğimiz yer ve zamanda yaşanmalıdır.

Marksistler yarın daha elverişli koşullarda mücadele etmek için bugün elde olanı korumayı bilirler. Bu nedenle de zamanı geldiğinde cesaretle öne atılmak, zamanı değilse de disiplin ve sabırla beklemek bizim erdemlerimiz arasındadır.

Çünkü ilk bölümde de izah edildiği gibi hangi tutumu takınacağımıza, kişisel arzularımızla değil somut koşulların somut tahlili ile karar veririz; bu tahlili bir kez yapıp sonsuza kadar değişmeden aynı tutuma saplanıp kalmayız ve tahlilimizin verili durum kadar koşulların değişmekte olduğu yönü de gözetmesine özen gösteririz.
Söz konusu olan seçimler olduğunda da durum farklı değildir.

Evet 1850 tarihli Merkez Komitesi’nin Marx ve Engels imzalı Komünist Birlik’e Çağrısı; “komünistler bütün seçimlere katılmalı, seçilmek gibi bir umudun olmadığı yerlerde bile kendi adaylarını göstermeli ve demokratik cepheyi bölüyorsunuz suçlamalarına kanmamalıdırlar” demektedir.

Aynı metinde bunun gerekçesi “propaganda yapmak ve güçleri hesaplamak” olarak izah edilmektedir. Lenin daha sonra bunlara “devrim anını tayin” etmeyi de eklemiştir.

Seçimlere katılmanın propaganda yapma imkânını fiilen ortadan kaldıracağı, tam tersine seçimlere katılmayarak kitlelere ulaşmanın kolaylaşacağı, seçime katılmanın partiyi kitlelere kırdıracağı ve seçimden hemen sonra hayal kırıklığı yaşayacak kitlelerle temas için partiyi korumak gereken koşullarda seçime girmemek devrimci bir tutumdur.

Bağımsızlık Yolu ülkemizdeki somut duruma dair birinci tespitinden hareketle; 2025 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde partinin aday göstererek propaganda yapmasının fiilen mümkün olmadığına, seçim sonrası oluşacak hayal kırıklığının partinin propagandası için elverişli bir ortam yaratacağına ve bugün partiyi kırdırmanın yarın en ihtiyacımız olduğu zamanda kendi kendimizi dezavantajlı konuma sokacağına ilişkin ikinci bir tespit üretmiştir.

Karar: Tatar’ın Karşısında, Erhürman’ın Ensesindeyiz!

İçerisinde benim de bulunduğum parti yetkilileri daha seçim süreci başlamadan evvel “aday çıkarmanın bir sebebi olmaz, eğer aday çıkarmayacaksak bir sebebi olması gerekir” şeklinde açıklamalar yapıyorlardı. Yani Bağımsızlık Yolu her seçime kendi adayı ile girmeyi prensip olarak benimseyen bir partidir.

Ancak yukarıda detaylı anlatılan iki tespitten hareketle Bağımsızlık Yolu aday çıkarmamaya karar vermiş ve seçimlere ilişkin tutumunu “Tatar’ın Karşısında, Erhürman’ın Ensesindeyiz” sloganı ile ifade etmiştir.

Bu kararın Tatar’ın karşısında olduğumuza dair kısmı net olarak anlaşılırken, “Erhürman’ın Ensesindeyiz” noktasına dair çeşitli yanlış anlamalar yaşanmaktadır. Bu yanlış anlamaların varlığı bile, toplumun Erhürman konusunda nasıl bir yanılsama içerisinde olduğuna dair tespitimizin doğruluğunun göstergesidir.

Oysa parti Erhürman’ı desteklemediğini, bunu eleştirel olarak dahi yapmasının mümkün olmadığını açık açık vurgulamıştır.

Parti bu kararında Erhürman’ın seçildikten sonra izleyeceği politikalar sonucunda CTP’yi de kendisi ile birlikte sürükleme ve “federasyon mücadelesinin sahipsiz kalması” olasılığına da dikkat çekmiş; böyle bir durumda oluşacak olan boşluğu doldurmak üzere hareket edeceğini ifade etmiştir. Erhürman’ın ensesinde olmak bu anlama gelmektedir.

Bağımsızlık Yolu Erhürman’ın ensesinde olabilmek, onun muğlak siyaseti ile kandırılmış kitlelerle temasını devam ettirebilmek ve yaşanacak kaçınılmaz hayal kırıklığına en uygun koşullarda, en elverişli şartlar altında ve en zinde hali ile müdahale edebilmek için aday çıkarmamıştır.

Bu karar Ersin Tatar’a oy verilmemesi gerektiğini açıkça ifade ederken, belirli bir aday için oy çağrısında bulunmamaktadır.

“2025 seçimlerinde ne yapalım?” sorusunu soranlara yanıtımız, “Bağımsızlık Yolu’nda örgütlenin ve federasyon mücadelesini sahiplenmeye hazırlanın” şeklindedir. Ancak bu soruyu “kime oy verelim”den ibaret görenlere yani bir şey yapmak ile ilgili ufku “oy vermekle” sınırlı olanlara verilecek bir yanıtımız yoktur.

Partinin tespiti bu seçimde devrimcilerin görevinin 19 Ekim sonrasına hazırlanmak olduğudur. Kime oy verileceği ile ilgili bir yönlendirme yapmayan partimizin, “oylar bölünmesin” gibi bir çağrı yapması da mümkün değildir. “Oylar bölünmesin” ifadesi mevcut durumda kitlelerin ruh halini tarif etmek için kullanılan ve bizim asla savunmadığımız bir görüştür.

Bir olgunun “dikkate alındığının” belirtilmesi, onun onaylandığı anlamına gelmez.

Kararımızı kurumsal bir metinle eleştiren Kıbrıs Sosyalist Partisi’nin bizim “Osman Zorba’yı desteklemeyen ve dolaylı ama kesin bir şekilde CTP ve adayı Tufan Erhürman’ı destekleyen bir siyaset” sergilediğimiz sonucuna vardığını görüyoruz.

Bu tamamen yanlış bir değerlendirmedir. Erhürman’ı desteklemediğimiz hem bu yazıda izah edilmiş hem de kararımızda açıkça yazmaktadır.

Aldığımız kararın “dolaylı” olarak bu manaya geldiği yorumu ise anlamsızdır. Osman Zorba’ya yönelik tek bir satır eleştiri yapılmamışken ve Erhürman’ı desteklemediğimiz açıkça ifade edilmişken böyle bir yorum yapmak;

Bolşevikler Haziran gösterilerini iptal ettikleri ve Temmuz eylemlerinde de ayaklanmayı teşvik etmedikleri için onların devrim istemedikleri yorumunu yapmaktan farksızdır.

“Bize destek vermeyen bize karşıdır” şeklinde bir düşünce; diyalektiğe aykırı olması bir yana, sınıflar mücadelesinde ittifakların önemini göremeyen ve kendine tamamen benzemeyen her örgütle en çok da kendine en yakın olanlarla bozuşmaya can atan sağlıksız bir pratik yaratır.

Bağımsızlık Yolu bu koşullarda partiyi korumaya ve yaklaşmakta olan daha elverişli şartlar için hazırlanmaya karar vermiştir. KSP’li yoldaşlar ise seçime girmenin kendi örgütlerine ve mücadeleye daha çok hizmet edeceğini düşünmektedirler. Umuyoruz ki günün sonunda onlar haklı çıkar.

Bağımsızlık Yolu’nun sosyalist mücadelenin başarılı olmasından hiçbir rahatsızlığı olmaz, bilakis bu bizim için memnuniyet verici olur. Ancak KSP’nin kararı, daha önceki yanlış ve ezbere alınmış kararlarında olduğu gibi, kendi örgütlerine zarar verirse buna en çok üzülenler de yine Bağımsızlık Yolu üyeleri olacaktır.

Erhürman’a zaten olmayan “desteğimizin” gerekçesi olarak imal edilen ve bizim “üsler, askerler ve garantörlerle, BM çatısı altında ve de AB üyesi” bir Kıbrıs’ı savunduğumuz iddiasına ise yanıt verme gereği duymuyoruz.

Bağımsızlık Yolu hem pragramatik olarak hem de sokakta yaptığı eylemlerle bu sayılanların hiçbirini Kıbrıs’ta istemediğini defalarla ortaya koymuştur.

Federasyonu savunuyor olmamızı ısrarla bizi AB’ci çizgiye indirgemek ekseninde yorumlayan KSP’li yoldaşlara, bizzat kendisi bir federasyon olan SSCB için ne düşündüklerini sormak zorundayız. Biz AB’ci değiliz ama belki siz üniter devletçisiniz… Olamaz mı?

Biz işçi sınıfının ve emekçi halkların kurtuluşunun bizzat kendi eserleri olacağını biliyoruz. Bu kurtuluş için sınıfın tüm burjuva siyasetlerden bağımsızlığının önemini ve bu bağımsızlığın teminat altına alınması için emekçilerin kendi partisinin varlığının şart olduğunu kavrıyoruz.

Sınıfın çıkarları her şeyin üstündedir ama onun partisi de belirli şablonlara kurban edilemeyecek kadar kıymetli bir araçtır. Bu yüzden mücadeleyi; ileri atılmak gerektiğinde tereddüt etmeyecek kadar cesur ama uygun anı beklemeyi bilecek kadar da sabırlı bir önderlikle yönetmek şarttır.













Başa dön tuşu