Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve Şeytanın Avukatlığını Yapmak

Şeytanın Avukatı ifadesinin bilinirliği, popüler kültürde Al Pacino ve Keanu Reeves’in başrollerini oynadıkları 1997 yılı yapımı kült film ile bağlantılıdır.
Filmde gerçekten de şeytan için çalışan bir avukat konu edilmektedir.
Ancak kavramın tarihsel kökenleri çok daha eski, içerdiği anlam çok daha farklıdır! Gelin önce kavramı
Hollywood’un çizdiği sınırların dışına çıkaralım, sonra da cumhurbaşkanlığı seçimleri çerçevesinde yerli yerinde kullanmayı deneyelim.
***
Advocatus Diaboli (Şeytanın Avukatı), Katolik Kilisesi’nde 1587 yılında tesis edilmiş resmi bir makamdır. İlk kez Papa Sixtus V tarafından oluşturulmuş bu makamın kilise tarafından büyük bir önem verilen “Aziz ilan etme” sürecine ilişkin temel görevleri vardır.
Çeşitli sebeplerle hristiyanlığa örnek teşkil edecek bir hayat sürdüğü gerekçesiyle, ölümünden sonra aziz ilan edilmesi önerilen bir aday söz konusu olduğunda;
Şeytanın Avukatı’nın görevi, söz konusu aday hakkında olumsuz bilgileri aramak, hayatında belirsiz ve boşluklar olan dönemleri öğrenmek ve bu kişinin azizlik mertebesine layık olmadığına dair olası tüm kanıtları toplamaktır.
Şeytanın Avukatı, sadece olumlu noktalarına odaklanılarak aziz ilan edilen bir kişi hakkında sonradan ortaya çıkacak olası olumsuz bilgilerin yaratacağı utançtan kaçınmaya hizmet ediyordu.
Tek görevi olumsuz noktaları bulmak olan bir makam oluşturan Kilise, böylece aziz ilan etme sürecine tek yanlı bakmaktan kaçınmaya çalışıyordu.
Çeşitli kişilerin aziz ilan edilmesi yıllar içinde Şeytanın Avukatları tarafından sunulan kanıtlara bakılarak durduruldu.
Bu makamın tarihsel pratikte ne kadar işe yarar olup olmadığı başka bir tartışmanın konusu.
Ancak Şeytanın Avukatı, popüler kültürde düşünüldüğünün aksine “Şeytan” için değil Kilise için çalışıyordu. Esas amacı da şeytana hizmet etmek değil, “gerçeği” ortaya çıkarmaktı.
***
2025 Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken, CTP adayı Tufan Erhürman’ın birinci turdan cumhurbaşkanı seçileceği neredeyse kesin gibi görünüyor.
Bunun nedeni Ersin Tatar’ın 2020 yılında müdahalelerle o makama oturtulması, kendisini destekleyen UBP-DP-YDP hükümetinin sosyal devleti ortadan kaldıran icraatları ve “iki devlet” ismi verilen politikanın Kıbrıslı Türkleri her alanda izole eden sonuçlarıdır.
Halkın Ersin Bey’e ve onun temsil ettiği “iki devlet”, müdahale ve hükümet politikalarına tepkisi gayet haklıdır.
Çünkü Ersin Tatar’ın temsil ettiği siyasetin Kıbrıslı Türkler için olumsuzluğu nettir. Ancak Tufan Erhürman’ın bu saydığımız başlıklarda ne düşündüğü muğlaktır.
Erhürman 2020’de yaşanan müdahaleler esnasında olduğu gibi, sonraki süreçte de sessizliğini korumuştur.
Aksine partisi ile birlikte tutundukları çizgi; fevri ve dik davranarak müdahalelere davetiye çıkaranın Akıncı olduğudur. Bu siyasal pozisyon “kutuplaşmayacağız” yaklaşımı olarak ifade edilebilir.
Benzer şekilde hükümetin icraatlarının biçimsel olumsuzluklarını dile getirmek ama yapısal nedenleri analiz ederek yerine ne konması gerektiğini ayrıntılandırmaktan özenle kaçınmak da; sermaye kesimleri ile “kutuplaşmamak” adına yıllardan beridir sürdürülen bir tutumdur.
Böylece hem sermaye ürkütülmüyor hem de halkın tepkisini oya çevirmek garantileniyor.
İki devlet siyasetinin net eleştirisi ve federasyon modelinin savunusu da Erhürman’ın kutuplaşma yaratmamak için gündeme getirmekten kaçındığı şeyler.
Bizden “Erhürman’ın zaten federasyoncu olduğunu” bilmemiz, bir de bunu söylemesini beklemememiz isteniyor.
Yani olgunluk yükü, Kıbrıslı Türklerin siyasal iradesine saygı göstermesi gereken Ankara’nın değil; “Ankara’yı idare eden Erhürman’ı idare etmesi” beklenen halka yükleniyor.
***
“Kutuplaşmamak” CTP’nin bir süreden beridir geliştirdiği bir yaklaşım. Tarihsel kökenlerine bakılırsa SSCB’nin revizyonist “barış içinde birarada yaşama” tezine kadar izi sürülebilir.
Özünde egemenlerle uzlaşmak, halk içindeki tepkileri yumuşatmak ve kendi dışındaki örgütlü odakları boğmak anlamına geliyor.
Tayyip Erdoğan ile CTP ilişkilerine (uzlaşma), TDP’nin dümen suyuna alınmasına (yumuşatma) ve parlamentoda CTP’nin tek “muhalefet” partisi pozisyonuna gelmesine (boğma) bakılarak, “kutuplaşmamanın” pratikte nasıl işlediği kavranabilir.
Kısaca “senden güçlü olana biat et, senle denk olanı yumuşat, senden zayıf olanı ez” şekilinde özetlenebilecek bir kavramdan bahsediyoruz.
***
CTP’nin siyasal pozisyonunun bu niteliğine rağmen Ersin Tatar’ın simgelediği tüm olumsuzluklar karşısında Tufan Erhürman’ın halkın gözünde bir “kurtarıcı” mertebesine yerleştiği açıktır.
Hem CTP kadroları hem de bu seçim Tatar’dan kurtulmak için Erhürman’a sarılan çeşitli çevreler, Erhürman’ın söyleyemediğini söyler gibi davranmaktadırlar.
Ancak Erhürman ve CTP parti merkezi adına sözcülük yapmakta olan bu kişilere ne kadar güvenilebileceği de muğlaktır.
Ciddi bir skandal yaşanması durumunda, geriye kalan herkesten önce bu kişilerin kendi kirlenen vicdanlarını temizlemek adına feveran etmeye başlamaları hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.
Geçmişte CTP’ye kefil olmuş kişilerin 2010 sonrası uzun yıllar CTP’den uzaklaştıkları ve toplumsal muhalefetin içinde kendilerine yer yapmaya çalıştıkları da henüz unutmadığımız bir olgudur.
Bu tutum bir dönem o kadar yaygındı ki, ideolojisi aynı ama sorumluluk almaktan kaçınmak için örgütün dışında duran bu kişileri “CTP’siz CTP’liler” kavramı ile kategorize etmek zorunda kalmıştık.
Bu kişilerin ezici bir çoğunluğu, şimdilerde CTP’ye yönelik eleştiri sağnağı durduğu ve CTP bir kurtarıcı gibi göründüğü için yuvaya döndü. Ancak popülariteye koşan, hataya ortak olmamak için kaçan böylesi bir tutumun değil başkasına kendine bile kefil olamayacağı açıktır.
***
Kısacası Tatar’ın simgelediği olumsuzlukların Erhürman’ı “kurtarıcı” pozisyonuna yerleştirmek için yeterli olduğunu, başka hiçbir şey beklemememiz gerektiğini vaaz edenler; yaşanacak ilk olumsuzlukta gemiyi en önde terk edenler olacaklar.
Bu kişilerin kalbe karanfil ruhu gibi damlayan sözlerini mi dinleyeceğimize yoksa hakikati bulmak için Şeytanın Avukatı’na mı kulak vereceğimize yine biz karar vereceğiz.



















